8 Ocak 2015 Perşembe

ÖZÜMÜZDE TÜRK TOPLUMSAL DEĞERLERDE JAPON GİBİ YAŞAMAK



Türk toplumu İslamiyeti kabul etmesinden bu yana müslümanlık değerlerinden, gelenek ve göreneklerinden ve bir çok toplumsal değerlerinden  taviz vererek günümüze kadar varlığını sürdürdü. Ticaret hayatında, özel hayatında, aile hayatında bir çok değer yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Ahlak, örf adet, gelenek ve göreneklerimiz, yani bizi biz yapan değerlerin içleri zamanla boşaltıldı ve  toplum olarak yozlaştırıldık. Ne tam müslüman gibi yaşayabiliyoruz ne de insan gibi. Araya sıkışıp kalmış bir şekilde yaşamımıza devam ediyoruz.

Sadece hayatta kalma mücadelesine endekslendik. Kimse kimsenin umrunda değil!. Yanıbaşımızda biri ölse nerdeyse üzerinden atlayıp geçen bir toplum olduk. Oysa bizi biz yapan değerler değil mi insan olmak? Bu soğuk kış günlerinde sıcak bir çorbayı bir yoksulla paylaşmak yada onları sıcak tutacak bir giysimizi vermek? Sokaktaki kedi ve köpeğe gösterdiğimiz değeri insanlara gösteriyor muyuz? Hemen hemen her alanda bir saygısızlık ve umursamazlık hakim olmaya başladı.

Belediye otobüslerinde bir yaşlı gördüğümüzde hepimiz elimizdeki telefonla oynayıp uyur numarası yapar bir hale geldik. Oysa bizim değerlerimizden biri değil miydi yaşlı insanlara değer vermek? Anadolu'da bir çok değer büyük kentlere göre halen yaşıyor ve yaşatılıyor. Büyükler el üstünde tutuluyor, yoksul insanlara yardım eli uzanıyor, bir eve tanrı misafiri olarak konuk olduğunuzda ev sahibi size en rahat yatağı veriyor, sofrada baş köşede oturtuyor adeta sizin rahat etmeniz için kendi rahatından feragat ediyor.

Peki büyük kentlerde durum böyle mi? İstanbul bu gün 15 milyonu da aşmış durumda. Milyonlarca insan Anadolu'nun bir çok kentinden göç ederek  büyük şehirlere yerleşti. Geldiklerinde gelenek, görenek ve değerlerini de yanlarında getirmişlerdi. Bir süre aile yaşantılarında bu değerlerini muhafaze etmeye çalıştılar.

Ancak büyük kentlerin zor yaşama koşullarında insanın insanı adeta sömürdüğü bu düzende gelenek görenekten ziyade uyanık olmanın ve yaşam mücadelesinin daha önemli olduğu gibi bir düşünceye kapılarak yavaş yavaş yozlaştılar. Yani insani erdemleri kaybetmeye başladılar. Artık otobüste yer kapmak yer vermekten çok daha önemli bir hale gelmişti. İyi giyinmek, kaliteli yiyip içmek, para kazanma hırsı her şeyin önüne geçmişti.

İnsanlar artık sadece paraya endekli olarak toplumda değer görmeye başladılar. Parasal ve toplumsal statü olarak güçlü olan insanlar saygı ve değer görmeye başladı. Ahlaklı, dürüst ve merhametli olanlar bu maratonda hep kaybetti. Ya ben de onlar gibi olacağım yada bu şekilde kaybedeceğim psikolojisi insanların değerlerini yok etmeye başladı.

Dolayısı ile bir çok değeri kaybolan insanlar artık dini inançlarını da, gelenek göreneklerini de, ahlaki davranışları da yavaş yavaş terk etmeye başladılar. Bizi biz yapan tüm değerlerin zamanla altının oyulduğunu ve toplumsal dejenerasyon yaşandığını gözlemlemekteyiz. Tüm bu değerlerin yozlaşmasının altında yatan temel neden işsizlik, yoksulluk ve inançsızlıktır.

Refah seviyesi yüksek olan toplumlarda insanlar çok daha medeni oluyor ve toplumsal değerlenine sahip çıkıyorlar. Yoksulluğun ve işsizliğin çok olduğu toplumlarda genelde insanlar huzursuz bir ruh hali ile yarını görememe endişesi ile yaşıyorlar. Yani insanların gelecekten bir umutları olmuyor.

Dünyada en tehlikeli insanlar umudunu kaybetmiş insanlardır. Onların kaybedecek birşeyleri kalmamıştır çünkü. Böyle bir ruh hali ile her türlü illegal yollara başvuru yaparak kısa yoldan köşeyi dönme düşüncesi insanların kafasında oluşmaya başlıyor. Gücün ve paranın itibar gördüğü toplumlarda ,insanlar artık para endekli düşünerek, din, inanç, ahlak, gelenek ve görenekleri yavaş yavaş terketmeye başladılar. Elbette günümüzde de halen güzel örnekler görmek mümkün. Dürüst, ahlaklı ve inançlı insanlar mevcut. Ancak toplumda böyle insanlar yüzdeye vurursak kaç kişi çıkar?

Tahminenlerinizin çok altında olduğunu düşünüyorum. Aslında insani değerlerin en üst düzeyde olması gereken müslüman bir toplum olarak olarak bu değer %90 ın üzerinde olması gerekir. İşte burda  tokat gibi bir soru karşımıza çıkıyor. Bizler mensup olduğumuz dini acaba yeterince idrak edebildik mi? Nüfus cüzdanımızın din hanesinde yazan "İslam" sözcüğü bize neyi ifade ediyor? Hiç dinimizi araştırdık mı? Toplumsal din algımız ,ihtiyarlayınca camiye gitmek ve ölünün ardından da Kuran okunacağını bilmek ve okutmak. Dünyaya yön veren bir çok bilim adamının müslümanların içinden çıktığını bilmekteyiz.

Peki neden sonra bu böyle devam etmedi? Dinin içine sonradan bir çok hurafe ve bidatlar sokularak dinimiz bilinçli bir şekilde yozlaştırıldı ve islam dini kuranın bize anlattığı din olmaktan çıkarıldı. Herkes din adına bir şeyler yapıyor ama bizim dinimiz acaba yaşadığımız din mi? yoksa kulaktan dolma uydurma hikayelerle yaşadığımız mı? toplum olarak yeterince okumuyor, araştırmıyor ve düşünmüyoruz. Dolayısı ile bu bakış açısı bilimi de eğitimi de inancı da zamanla tüketen bir noktaya getirdi. Tüm değerler oluşan bu toplumsal dejenerasyon ile eriyip gidiyor.

Dinine, kültürüne, değerlerine sahip çıkamayan toplumların tarih sahnesindeki ömürleri hep kısa olduğunu okuduk. Yüzyıllardır toplumsal değerlerimizin içi boşalarak günümüze kadar geldi. Kimse eskisi gibi saf ve temiz değil artık. Büyük kentler bir çok değeri de aldı götürdü bizden. Bu korkunç yaşam savaşında artık merhamete pek yer kalmadı. İş hayatında, okul hayatında ve toplumsal hayatta ezersen kazanırsın!, acırsan acınacak hale gelirsin! sözleri yaşamımızda hakim olmaya başladı. İş arayan insanlar ,firmalar tarafından değer görmüyor.

Milyonlarca işsizin olduğu bir ülkede işverenlerce biri gider öteki gelir mantığı hakim. Çalışanların bir çoğu da asgari ücrete tabiyen zor şartlarda çalışıyorlar. İş hayatımızda maalesef çok parlak değil. İşsizliği önleyici politikalar kamu ve özel sektörde yeterince uygulanmıyor. Politikacılar bu konuda yeterli çözüm önerileri getiremiyorlar. Dolayısı ile ekomomide hep bir kriz hali, hep bir puslu hava algısı insanların geleceklerinden endişe etmelerine neden oluyor.


Topumsal değerlerine sahip çıkmaları açısından  hep japon'lara imrenmişimdir. 2.Dünya Savaşı'ndan sonra atılan 2 atom bombası ile tarumar olmuş bir ülke ekonomisinin ardından topyekün bir kalkınma ile dünyanın en güçlü ekonomilerinden birisi olabilmek ve dünya teknolojisine yön verebilmek sizce nasıl oldu? Elbette bu sorunun bir çok cevabı bulunuyor. Kısaca değinmem gerekirse, bu ekonomik diriliş en önce toplumsal değerlerine sahip çıkmaktan geçiyor. Japon toplumu gelenek, görenek ve inançlarına  son derece bağlı ve çalışkan bir toplum.

Dolayısı ile yardımlaşma ve insani değerler hep ön planda. Aile hayatında, iş hayatında ve toplumsal hayatta "İnsana Saygı" anlayışı  hakim. Kimse kimsenin hakkına saldırmıyor, herkez hakkına riayet ediyor. Yok olan bir toplumdan dünyanın sayılı ekonomileri haline gelebilmek işte bu değerlere sahip çıkmakla mümkün bir hale gelebiliyor. Dolayısı ile inaçlarına, gelenek ve göreneklerine bağlı olan japon toplumu  insani değerleri yaşayan ve yaşatan bir ülke olarak dünyada saygınlığı hak eden ender toplumlardan.

Bununla ilgili yaşanmış bir anektotu yeri gelmişken anlatmak isterim. Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal bir anısını şöyle anlatır: "Özal başbakan iken, Japonya'ya gider. Japonya başbakanı ile görüşmesinde onlara başarılarının bu sırrının ne olduğunu sorar. Japonya başbakanı; 'Biz çocuklarımızı ilkokul döneminde iken Hiroşima'ya götürürüz. Oraya yıllar önce atılan atom bombasının tesirini gösteririz. Sonra alıp saatte 400 kilometre hız yapan trene bindirip hayrete uğratırız. Eğer hayatınızda başarılı olmazsanız, sonunuz Hiroşima gibi olur deriz.' der.

Merhum Turgut Özal ise 'Ne güzel sizin onlara ömür boyu ders verecek bir anınız var. Bizim yok ki.' diye cevap verir. Japonya başbakanı ise 'Olur mu sizin anınız bizden de fazla. Sizin de Çanakkale'niz var. Siz çocuklarınıza Çanakkale'yi hakkı ile anlatırsanız bu yeter de artar bile' der." Çanakkale'de 18 milyarda bir ihtimali olan mermiler havada çarpışmıştır. Bugün bu mermileri müzelerde görmek mümkündür.Çanakkale'de metrekareye düşen ölü sayısının 8 dir. "Çanakkale Savaşı komiktir ama soba boruları ile kazanıldı. Nasıl olur? Soba borusu ile savaş mı kazanılır derseniz. Siper alınan tepelere 2 bin tane soba borusu yerleştirilir.

Düşman ordusu dürbünlerle cephelerimizi izler ve yerleştirilen soba borularını görünce ürperir. Daha sonra kıyımıza yaklaşınca gerçek topların hedefine maruz kalan düşman ordusu yenilgiye uğrar." Çanakkale'de şehit düşenlerin yaş ortalamasının 13 tür, "Yani bugünkü 7. sınıf öğrencilerinin yaşı. Çanakkale Savaşı çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden eli silah tutan herkesin fedakar yardımlaşması ile tarihe imza atılmış büyük bir zaferdir."

İş  ve toplumsal hayatımızda bizler de bir çok değerimizi japonlar gibi muhafaza etmeyi başarabilseydik bu gün muassır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmayı başarabilmiş bir Türkiye olarak dünya sahnesinde çok daha saygın bir yere sahip olacaktık. Ancak henüz çok geç değil! toplumsal bir bilinç oluştuğu sürece bu hedeflere kısa zamanda varmak mümkün olacaktır.

Mesut YÜKSEL 

0 yorum:

Yorum Gönderme

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Colgate Coupons