7 Mart 2015 Cumartesi

BLOG YAZILARI NEDEN YETERİNCE OKUNMUYOR?

Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki blog yazmak ciddi emek işidir. Bir konu hakkında önce kafanızda tasarım yaparsınız, yazıya nasıl başlayacağınızı düşünürsünüz, konuyu giriş, gelişme ve sonuç olarak düşünüp gerekli görselleri de hazırlayarak yazınızı yazmaya başlarsınız. Blog kişinin özel bir dünyasıdır. Blog duygu ve düşüncelerin dış dünyaya açılan penceresi gibidir.

Bu yönüyle özeldir aslında. Düşüncelerinizi diğer insanların takdirine ve beğenisine sunmak ve onların yorum, eleştri ve beğenisini almak, blog yazarlarını bir sonraki yazı için adeta kamçılar. Tabi her yazdığınızı insanlar beğenecek diye bir şey de yok elbette. Bazı yazılar yeterince beğeni almaz fakat tam aksine çok sayıda eleştri alabilir. Bu tip yazılar yazmak genelde cesaret işidir. Blogger'lık biraz da görülmeyeni görüp bunu yazıya aktarabilme becerisidir bana kalırsa.

Eğer sektörel yazılar yazıyorsanız sektörde aksayan yönleri ve hataları kaleme dökebilme cesareti gösterebilmektir. Sanatsal bir blog açıyorsanız orada çok fazla eleştrel olmanıza gerek olmayabilir. Fakat sektörel bloglar da üretilen içerikler gerçekçi olduğu sürece okuyucu kitlesi tarafından beğenilmekte fakat içerikte eleştrilen yönler işveren tarafından pek sıcak karşılanmamaktadır. Dolayısı ile burda bloggerın yazıyı işleme cesareti ve sektöre bakış açısı içerik üretirken belirleyici etken olmaktadır.

Blog ve blogger lığa biraz değindikten sonra sosyal medya da dikkatimi çeken bir hususu sizlerle paylaşmak istedim. Blog yazıları yazıldıktan sonra çeşitli sosyal mecralarda insanların okumasına ve beğenisine sunulur. Burada gözlemlediğim kadarı ile insanlar blog yazılarını tıklayıp açıp okumaya genelde üşeniyorlar.

Gazetecilik mantığı ile hazırlanmış "Fotoğraf Üstü" yazılar daha çok okunup beğeni alıyor. Bu nedenle bloggerler tarafından üretilmiş olan bir çok değerli içerik, insanlar tarafından yeterince okunmuyor ve yazının içerdiği bilgilerden birçok kişi istifade edemiyor. "Bir tık" ile açılacak blog yazıları tabiri caizse bazen insanların üşengeçliğine kurban gidiyor.
Dolayısı ile bu yazı vasıtasıyla insanlara bir mesaj vermek isterim! Blog yazılarını daha fazla okuyun ve blogları tıklamaya üşenmeyin! Orada birçok faydalı bilgi görmenin yanında blog sahibini yazdığı yazılardan da analiz etme fırsatı yakalayacaksınız. Bloglara, blogger lara ve her türlü içerik üreten insanlara sahip çıkalım ve yazılan yazıları daha fazla okuyalım! yazılara ulaşmak bir "tık" ötenizde!

Mesut YÜKSEL

İNSANLIK ADINA BİR YAZI


İnsanoğlu varoluşundan itibaren evreni ve kendisini tanıma adına sürekli bir araştırma halinde olarak çeşitli görüşler öne sürmüştür. İçerisinde yaşadığımız evrende sınırlı bir hayat süren ve topluluk halinde yaşamak zorunda olan insan nasıl erdemli bir insan olabilir? Bu sorunun cevabını aramış ve çeşitli görüş ve felsefeler öne sürmüştür.

İlk çağ filozoflarının görüşlerini incelediğimizde insanlık erdemini "bilgili olmak kendini tanımak ve topluma faydalı bir insan olmak" olarak özetleyebiliriz. İlkel çağlardan itibaren insanlar daha kaliteli nasıl yaşayabilirim? Dürtüsünden hareket ile av hayvanlarını daha kolay avlama adına çeşitli aletler icat edip üretmişler, sonra ekip biçmeyi öğrenerek tarımsal alanda çeşitli yenilikler getirmişler ve canlanan bu sosyal kültür neticesinde üreten bir canlıya dönüşmüşlerdir.

Üretimin artması ile insanlar ürettikleri ürünleri pazarlayabileceği yeni şehirler, yeni pazarlar arayarak toplulukların sosyo kültürel kaynaşmalarını sağlamışlardır. Bu itibarla farklı etnik yapıda insanlar birbirleri ile ticaret yaparak etkileşim içinde olmuşlar ve bu etkileşim neticesinde hep daha iyiyi nasıl üretirim? Daha iyi ürünü nasıl alırım? Düşüncesi hakim olmaya başlamıştır.

Dolayısı ile sosyal, kültürel ve ticari ilişki içerisinde olan insanlar zamanla daha hırslı canlılara dönüşerek daha iyi yaşama adına güçlü güçsüzü yok eder düşüncesi ile hareket etmeye başladılar. Bu yaklaşım bir takım insani erdemleri zamanla yok etmeye başladı. İlk çağ filozoflarının öne sürdüğü "bilgili ve topluma yararı olan insan erdemli insandır" düşüncesi acaba toplumumuzda yeterince kabul gören bir davranış şekli midir?

Elbette erdemli insan olmanın yanında ahlaklı, dürüst, namuslu insan olma faziletleri de insan olma erdeminin içerisine dahil edebileceğimiz olgulardır. Çağımızda bilgiye ulaşmak internet sayesinde bir tık ötemizde. İsteyen istediği bilgiye anında ulaşabilecek imkanlara sahip. Dolayısı ile çağımızda normal insanlar aslında eski çağların filozofları kadar hatta onlardan çok daha fazla bilgiye sahipler. Madem yeterince bilgiliyiz o halde neden insani erdemlerimizi ve faziletlerimizi gün geçtikçe yitiriyoruz?

İnsanoğlu zamanla topluma faydalı bir insan olmaktan çok benmerkezci bir yapıya bürünerek sadece kendi çıkarları için yaşar bir hale geldi. Gündelik hayatımızda çevremizde sadece bize faydası olabilecek insanlar ile iletişim halinde olmayı tercih ediyoruz. Biri bizden bir şey istediği zaman yadırgıyoruz ve tepkide bulunuyoruz ama nedense başkalarından her şeyi istiyor ve bekliyoruz. Erdemli insan olmayı nasıl tanımlamıştık?

Önce kendisini tanıyıp bilgi sahibi olan sonra da topluma faydası olan insan olarak ifade etmiştik. Dolayısı ile günümüzde bir çok insan benmerkezci hırslı ve çıkarcı bir insan modeline dönüşüyor. Bu algı önce kendisine, sonra çevresine ve topluma hiçbir faydası olmayan insanlara dönüşmemizi tetikliyor. Sosyolojik açıdan meseleyi irdelediğimizde hiç de parlak olmayan bir toplumsal model ile karşılaşmaktayız.

Ticaret hayatında insanlar yeterince ahlaklı ve dürüst mü? Ürettiği yada sattığı ürünler yeterince kaliteli mi? Merdiven altı üretilen ürünler sağlıklı mı? Rakip firmalar gayri ahlaki yollara başvurarak birbirlerinin açığını kovalamıyor mu? Okulda arkadaşlarımız ile diyaloğumuz çoğu zaman çıkar üzerine mi kurulu? İş yerinde insanlar yeterince düzgün çalışıyor mu? İşverenler işçilerinin hakkını tam olarak verebiliyor mu? Her insan bu soruları vicdanına sorarak bir cevap aramaya çalıştığında net bir cevap bulamayacaktır.

Önce sen erdemli insan ol!, sonra çevrene örnek ol!, bu dalga toplumun tüm katmanlarına yayıldığında ortaya mutlu insanlar topluluğu çıkacaktır. Akıl, bilim ve medeniyetin yolu insanlığın yolu olmalıdır. Topluma faydası olan insanı "erdemli insan" olarak yorumlayan ilk çağ filozofları ve yüce dinimizin Peygamberi (SAV) "İçinizden en hayırlı olanınız insanlığa en faydalı olanınızdır"! hadis-i şerifleri bize insan olarak insanlara faydalı olmamızı öğütlemişlerdir.

Hangimiz çevremizde kime faydalı olduk? İşveren olarak İşsiz ve mağdur bir insana yardım eli uzatarak iş verebildik mi? Zengin ve varlıklı birisi olarak çevremizdeki yoksul ve muhtaç insanlara bir faydamız olabildi mi? Bir şeyler biliyorsak bunları yazıya aktararak topluma faydalı olabildik mi?Erdemli insan olmak zordur, ancak imkansız da değildir.

Önce vicdanlı bir insan olarak insanlığın tüm güzelliklerini kendimizde zuhur ettiğini düşünelim. Ahlaklı ,dürüst ve yardımsever bir insan olarak topluma faydamız bulunsun. Unutmayın!, bir insan yaptığı kötü işlerle de bir iz bırakabilir ve insanlık adına kara bir leke gibi tarihin tozlu raflarında yer alabilir. Önemli olan topluma faydalı bir insan olabilme erdemi ve kuşaktan kuşağa bırakabileceğiniz temiz ve şerefli bir isimdir!

Mesut YÜKSEL

SEVGİ ÜSTÜNE BİR YAZI



Sevmek ve sevilmek ne yüce bir duygudur!İnsanın yaradılışında yüreğine sevgi de konmuştur. Her insan  sevgi hissi ile doğar. Bu gelişim ve değişim içerisinde ailesel ve çevresel faktörlerin de devreye girmesi ile kişiliğimiz şekillenmeye başlar. Kişiliğimizin gelişim evresinde birçok etken içimizdeki sevgi hissini azaltabilir, törpüleyebilir hatta yok edebilir. Sevgisiz ve ilgisiz geçen bir çocukluk dönemi yaşayanlarda genelde bir travma hali yaşamlarının ileri evrelerinde açığa çıkmaya başlar ve bu tip kişilikler daha sert ve acımasız bir karaktere bürünebilirler.
 
Dolayısı ile burda çocukluk döneminde insanların gördüğü sevgi ve ilginin önemi açığa çıkmaktadır. Hayatımızın her alanında  attığımız adımı, başladığımız her işi ve çevremizdeki insan ilişkilerimizi anlamlı ve değerli kılan olgu sevgidir. Bir insan önce kendisini tanıyıp sevmelidir. Sonra tüm insanları olduğu gibi kabul edip en azından saygı duymalıdır. Herkes herkesi sevmek zorunda olmasa da medeni yaşam gereği saygı duymak zorundadır. Ailemizin fertlerine sevgi bağlarımız genelde çok kuvvetlidir.
 
Dostlarımıza, arkadaşlarımıza da güçlü sevgi hisleri besleyebiliriz. İş yerindeki arkadaşlarımıza da en azından saygı ve sevgi çerçevesinde mesai arkadaşlığı paylaşabiliriz. Toplumun her katmanında gün geçtikçe bir sevgisizlik ve ilgisizlik hakim olmaya başladı. İnsanlar artık samimi olarak birbirlerini sevmiyorlar, sadece seviyormuş gibi yapıyoruz. Hemen hemen tüm insani ilişkilerde bir yapmacıklık hali ve çıkara endeksli bir yaklaşım egemen olmaya başladı.
 
Sevginin olmadığı yerde merhamet ve yardımlaşma duygularımız da azaldı ve şiddet ve terör olayları toplumda sürekli artmaya başladı. İnsanlar artık can emniyetlerinden endişeli bir durumda sokağa çıkıyorlar. Sabah işe giderken akşam eve sağ sağlim döneceğimizden şüphe eder bir hale getirildik. Her an bir şiddet yada terör eyleminin ortasında kalabiliriz. Dolayısı ile toplumsal olarak sevgi konusunda rehabilite edilmeye ihtiyacımız var.
 
Doğayı, insanları, çiçeği ve böceği sevmeyen insan her an bir suç makinesine dönüşebilir. Kin ve öfke ile yetişen nesiller serseri mayın gibi birer tehdit unsuru olarak çevremizde yer almaktalar. Evde ailesinden, okulda öğretmeninden iş yerinde patron yada yöneticisinden sözlü yada fiziksel şiddet gören insanlar yaşamış olduğu travmaların etkisi ile sağlıklı bir düşünce yapısına sahip olmayacaklardır. İstatistiklere göre toplumumuzun %10 dan fazla bir kısmı depresyonda. Depresyon ilaçları almada rekorlar kırıyoruz. Bu hastalıklarının büyük çoğunluğunun altında yatan temel etkenin ilgisizlik ve sevgisizlik olduğunu görmekteyiz.
 
Sevgi ve ilgi her insanın hoşuna giden bir davranış şeklidir. Dolayısı ile sen nasıl  sevgi ve ilgi görmek istiyorsan karşındaki insana da aynı şekilde yaklaşırsan meselenin özüne inen bir davranış ile soruna çözümsel yaklaşmış olacaksın.
 

Hayata daha pozitif bakmak istiyorsan önce kendini sev, insanları karşılıksız ve çıkarsız sev, yolda yürürken elindeki sandviçten bir lokma kopar ve kedi yada köpeğe ver, bir çiçeği kokla, güneşin ışığında yıkan, ay ışığında dolaş, gündüzün iç açan aydınlığını ve gecenin huzur veren karanlığını sev. Aynaya baktığında zamanla değişen yüzünü ve bedenini sev. Şiir oku ve sanatın herhangi bir dalı ile ilgilenmeye çalış. Bu seni çok daha insancıl kılacaktır. Yaradılanı sev yaradandan dolayı sözünü düstur edin ve her canlıya sevgi ile yaklaş. Bir gün öleceğini unutma! ve arkanda bırakacağın sadece biriktirdiğin sevgi yumakları olacaktır!
 
 
Mesut YÜKSEL

HAYALLERİMDEKİ İK ANLAYIŞI




İnsanlık var olduğundan beri hep bir gelişim içerisinde olarak değişen çağ ile birlikte kişilik özelliğine de bir çok şey katıp günümüze kadar gelmiştir. Ancak insanoğlu var olduğundan itibaren yaradılışında bulunan erdemleri ve faziletleri gün geçtikçe kaybetmeye başladı. Kimse eskisi kadar saf ve masum değil artık. Yaşamanın son derece güç olduğu koşullarda hayatta kalma mücadelesi verebilmek artık insanları daha acımasız, daha hırslı ve duyarsız bir hale getiriyor.
 
Dolayısı ile adeta hayatımızın her anında yaşadığımız "surviver" mücadelesinin  ödülü de hayatta kalabilmek oluyor. İşsizler aylarca iş arıyor, onlarca firmaya cv atıyor fakat geriye dönen yok, İK departmanları birer CV mezarlığına dönmüş durumda. İşletmelerde şirket içi referans ile eleman almak yine hat safhada. Dolayısı ile bunca adaletsizliğin ve duyarsızlığın içerisinde yetenek, bilgi ve çalışma isteği bir anda çöp tenekesine atılıyor.
 
 
Hayallerimde Olan ve Gerçekleşmesini İstediğim İş Dünyası ve İK anlayışı Nasıl Olmalıdır?
  • Herkesin adil ve eşit bir şekilde mülakatlarda değer gördüğü ve markaya değil yeteneğe ve yaratıcılığa  odaklı bir İK anlayışı egemen olmalıdır.
  • Cinsiyet ayrımcılığının yapılmadığı mülakat süreçleri her işletmede uygulanmalıdır.
  • İş arayan adayların saatlerce boş yere bekletilmediği ve değer gördüğü mülakat süreçleri İK da hakim olmalıdır.
  • İK  mülakat sonrası  görüşme yaptığı tüm adaylara ( Olumsuz da dahil ) mutlaka geri bildirimde bulunmalıdır.
  • Şirket içi referansı olan adaylardan ziyade o iş için gerekli yetenek ve becerisi olan adayların işletmeye kazandırılması düşüncesi İK da tesis edilmelidir.
  • Kariyer portallarına  firmalar PR yapmak yada istatistiksel başvuru sonucu  almak için değil, firmaya eleman kazandırmak için ilan vermelidir.
  • İK derneklerinin ve İK cıların "Meslektaş Dayanışması" nda bulunması adına  işsiz İK cılara yardımcı olma vicdanına ve düşüncesine sahip olmalıdır.
  • Firmalara CV atarak şansını denemek isteyen adaylara firmalar en azından mail ile dönerek onlara değer verdiklerini hissettirmelidir.
  • Kaynağına insanı yerleştirmiş olan bir sektörde insana saygı ve değer anlayışı tüm adaylara ve firma çalışanlarına daha çok hissettirilmelidir.
  • İşletme çalışanlarının moral ve motivasyonunu yüksek tutmak ve onları kaynaştırmak adına İK zaman zaman sosyal aktiviteler düzenlemelidir.
  • İK Üst Yönetime karşı çalışanların haklarını korumalıdır ve onları enflasyon karşısında ezdirmeyecek zam politikalarını işletmede hayata geçirebilmelidir.
  • İK Adil ve Objektif kriterlerin esas alındığı ( yöneticilerin kapris ve egosundan uzak )  bir performans yönetim sistemini uygulamaya koymalıdır.
  • Tüm çalışanların Kariyer Yönetim Sistemi ile ileriye dönük kariyer haritaları çıkarılmalıdır.
  • İK Zirveleri, Konferansları ve bu gibi etkinliklerde konuşmacılar daha çok İK' da ki yeni gelişmeler ve güzel yönlerden bahsederken , biraz da sektörde yapılan yanlışlar ve eksiklikler de  ele alınmalı ve sektörün daha iyiye gitmesi noktasında çözüm önerileri getirilmelidir.
  • İşverenler yeni yeteneklere şans verme konusunda daha cesur ve kararlı olmalıdır.
  • İşletmeler inovasyona değer vererek kendilerini geleceğe hazırlama konusunda yoğun teknoloji ve eğitim yatırımı yapma anlayışını ( Fütürist bakış açısı ) işletme politikası olarak belirlemelidir.
  • İşletmelerde kar amacı gütmenin ve rekabetin yanı sıra birbirinin açığını kovalamadığı, sevgi ve saygı çerçevesinde  kaliteli hizmet ve üretim anlayışı egemen olmalıdır.
  • Linkedin platformu iş arayan ile işvereni sağlıklı bir şekilde buluşturan bir network olmalıdır.

İşletmeleri devletlere benzetebiliriz. Devletlerin bir kuruluş dönemi, yükselme devri, duraklama devri ve çöküş devri bulunmaktadır. İyi yönetilen devletler sonsuza kadar payidar kalacağı gibi iyi yönetilen ve geleceğe yatırım yapan işletmeler de gelecekte de var olacaklardır. Burada vizyon sahibi ve öngörüsü olan yöneticiler önemli rol oynamaktadır.
 
Markadan ziyade yeteneklere şans verip işletmeye kazandıran ve sürekli eğitim ve gelişim öngörüsü ile kariyer yollarını açık tutan bir İK yapısı işletmeleri gelecekte de var edecektir. Dünya ekonomileri ile rekabet edebilen bir ülke olabilme yolu, işletmelerde insana saygı ve değer anlayışının egemen olmasından geçmektedir. Her alanda biraz daha cesaret ve anlayış ile ancak  hedeflerimize ulaşmamız mümkün olacaktır.
 
Mesut YÜKSEL
 
 
 
 
 

 
 


2 Mart 2015 Pazartesi

CESUR VE YÜREKLİ OL!

 
 

 
    
Her insanın doğası gereği mizacı farklılık gösterebilir. Kimisi a sosyal, kimisi çok sosyal, kimisi kırılgan, kimisi güleç yüzlü, kimisi ketum vb. değişik kişilik özellikleri olabilir. Ancak hayatımız boyunca sürekli önümüze çıkan engelleri aşmak için yeterince cesur ve kararlı olabildik mi? İş hayatında yada özel hayatımızda almamız gereken bir takım kararları bazen cesaretsizliğimizden dolayı öteleriz.
 
Zamanında alınmayan kararlar daha sonra arap saçı yumağı halinde karşımıza çıkarak çözülemez engeller oluşturabilir. Dolayısı ile cesaretimizi toplayıp atılması gereken adımları zamanında atmak en doğru yöntem olacaktır. Son yıllarda gözlemlediğim kadarı ile insanlar yeterince cesur ve yürekli değil. İşverenler yeni bir yeteneğe şans verme açısından cesur değil, işinden memnun olmayan ve sürekli sızlanan insanlarda da yeni bir işe girme konusunda yeterince cesaretli değiller.
 
Sosyal ağlarımızda yüzlerce hatta binlerce insan ekli fakat birçoğunu tanıma cesaretimiz bulunmuyor.
İnsanlığın  ve cesaretin giderek sanallaştığı günümüzde ikili iletişim cesareti gösteremeyen insanlar klavye başında cesur yürek kesiliyor. Sanal bir cesaretin çoğu zaman bir faydası olmaz ancak gerçek bir cesaretin ise gerçek bir getirisi olabilir.
 
Özel hayatımızda da bir takım  ilişkilerimiz kopma noktasına geldiğinde bile bazen  hep bir sürünceme halinde bırakılır ve inceldiği yerden kopsun mantığı hakim olmaya başlar. Hayatımızın her aşamasında cesaret bizim can yoldaşımız olmalıdır. Bir işe başlama cesareti olmayanın işi bitirme başarısı da olamaz! Tarihte isim yapmış şahsiyetlerin hayatlarını incelediğimizde bir takım kararları cesaret ile aldıklarında başarıya ulaştıklarını görüyoruz.
 
İnsanlık tarihi boyunca medeniyete ulaşma adına yapılan devrimlerin perde arkasında hep cesaret unsurunu görmekteyiz. Her insan kendi hayatında bir takım kararlar alabilir hatta devrimler bile yapabilir. Ancak bunları yapmadan önce düşünmek ve uygun zamanı bekledikten sonra cesaret ile hamle yapmak gerekmektedir.
 
 Hayatımızda cesaret bizlere neler katabilir?
 
  • Hayatımızın daha anlamlı olmasına vesile olur.
  • İş hayatımızda yada özel hayatımızda aldığımız akıllıca ve cesur kararlar bizi başarıya götürebilir.
  • Kimselerin kolay kolay cesaret edemeyeceği işler başarmak sizi başkalarından farklı ve özel kılar.
  • Özgüven gelişiminizde size önemli katkılar sağlar.
  • Başka insanlara örnek olmanıza vesile olur.
  • Toplumda saygınlığınız artar.
  • Cesur ve yürekli bir insan olarak her ortamda iz bırakabilirsiniz.
 
Hayatımızın her alanında olduğumuzdan daha cesur olmak çoğu zaman bize artı değer katacaktır. İşverenler yeni yeteneklere şans verme konusunda daha cesur olmalılar, çalışanlar işlerinden memnun değilse farklı sektöre geçme yada iş değiştirme konusunda daha cesur olmalılar. Özel hayatımızda bir takım kararları almamız gerekiyorsa bunları cesaretle almalıyız.  Cesaret akıl ile birleştiğinde sizi başarıya götürecektir. Cahil cesareti ise yalnızca sizi komik durumlara düşürür.
 
 
Mesut YÜKSEL



28 Şubat 2015 Cumartesi

DEĞİŞİN, YENİLENİN VE İLERLEYİN!

Tarih boyunca insanlar toplu halde yaşamak zorunda olduğundan sürekli değişerek ve evrilerek arkalarında kümülatif bir şekilde kültürel ve bilimsel hazineler bırakıp  gelecek nesillerin  hayatlarını kolaylaştırmışlardır. Ateşin bulunması, tekerleğin icat edilmesi ve metallerin işlenmesi ile insanoğlu yaşamında hep daha iyiye ve daha kaliteli yaşama doğru yelken açmayı başarmıştır. Antik çağda açılan tiyatrolar ile halk bilinçlenmeye başlamış, ilk demokratik oluşumlar gözlemlenmiş ve kültürel faaliyetler, opera, bale vb. sahne sanatları ile halk iç içe yaşamaya başlamıştır.

İnsanoğlu varoluşundan beri hep evreni ve kendisini tanıma gayreti içerisinde olarak günümüze kadar bilimsel veriler ışığında ilerlemiştir. Yaşamımızı daha pratik ve daha konforlu bir hale getiren buluşlar ile insanlık bilime, kültüre ve medeniyete çok çabuk adapte olmuş ve her geçen gün bilimin öncülüğünde üretilen yeni teknolojiler ile yaşamımızı geleceğe hazırlayamaya çalışmıştır. Aklın, kültürün, sanatın ve bilimin ışığında insanlık sürekli bir değişim ve gelişim içerisine girerek daha çağdaş  insanlar olabilmeye gayret etmiştir.

Bunca gelişim içerisinde bizim izleyeceğimiz yol peki ne olmalıdır? İnsanlığın günümüze kadar getirdiği kültürel mirastan olabildiğince istifade ederek, geçmiş tarihimizin izlerinden ders alıp ileriye sağlam bir şekilde ilerleme hedefinde olmalıyız. İnsanlığın bıraktığı ortak kültür mirasına sahip çıkmalıyız. Her milletten bilim, sanat insanlarının ve düşünürlerin bıraktığı ortak akıl ile hareket ederek, insanlığa bırakılan evrensel değerleri  kendi tarihsel ve  kültürel mirasımız ile harmanlayarak ileriye doğru bir rota çizmeliyiz.

Geleceği şekillendirme öngörüsüne sahip olan milletler, geçmişinden kopmayan ve tarihinden aldığı güçle geleceğe yön veren milletler olmuştur. Kentleşmenin başlaması ile artan hızlı nüfus artışı  sanayi devrimini tetiklemiş  ve oluşan bu seri üretim neticesinde bir takım yenilikler insanoğlunun hayatına hızla girmeye başlamıştır. İş ve işçi hakları, üretilen ürünlere yeni pazar arayışları , seri ve kaliteli üretim ve marka algısı gibi olgular hayatımıza girmeye başlamıştır.

Seri üretim ve fabrikalaşma ile gelen sanayi ve   ticaret hayatı, sosyal hayatımızda da bir çok gelişmeyi  beraberinde getirmiştir. Bu gelişim ve yenilik fırtınası ile her geçen gün insanoğlunun hayatı çok daha pratik ve kolay bir hale gelmiş ,  birçok alanda fabrikalar  ve  ticari işletmeler açılmıştır. Açılan bu işletmelerde ileriye dönük arge çalışmaları ile yoğun teknoloji ve eğitim yatırımları yapanlar gelecekte de var olmayı başarmış ,ürettikleri kaliteli hizmet ve ürünler ile de toplumda sağlam bir marka algısı yaratarak hafızalara kazınmıştır.

Bir ticari işletme gelecekte de var olabilmek için ne gibi yollar izlemelidir?
 
  • Öncelikle toplumda bir marka algısı yaratmalıdır. Bunun için yoğun reklam ve iletişim faaliyetlerinde bulunmalıdır.
  • Sağlam bir kurum kültürü olmalı ve işletme politikası belirlenmelidir.
  • Yoğun teknoloji ve eğitim yatırımları yaparak işletme geleceğe hazırlanmalıdır.
  • Tüm çalışanları çalışandan ziyade işletmenin bir değeri yada ortağı olarak görmek personelde moral motivasyon düzeyini artıracaktır.
  • Demokratik bir kurum kültürü içerisinde çalışanların sosyal hakları iyileştirilmeli ve işletmeye aidiyet duygusu oluşturulmalıdır.
  • Üretilen mal yada hizmetin kalite standardına uygunluğu yetkili organlarca sürekli denetlemeli ve bu denetim belirli periyotlarda bir rapor halinde üst yönetime sunulmalıdır.
  • Rakip-fiyat analizleri yapılarak işletmenin sektördeki konumu ve yeri istatistiksel olarak raporlanmalı ve bu raporlar ışığında alınabilecek tedbir ve önlemler bekletilmeden devreye sokulmalıdır.
  • Üretim yapan işletmelerde farklılaştırılmış ürünler ile yeni pazarlara girme hedefi belirlenmeli ve uygulamaya geçirilmelidir.
  • İnovatif ve fütürist bir bakış açısına sahip işletmeler gelecekte de varlıklarını devam ettireceklerdir.

  • Bir insan yada ticari bir işletme olarak ilerlemenin en iyi yolu bilimden ve akıldan kopmamaktır. Bu doğrultuda yapacağınız her türlü yatırım kişisel olarak yada işletme olarak geleceğe yaptığınız altın bir yatırım olacaktır. Şüphesiz her işletme gelecekte de var olabilmeyi ve marka değerini daha üst düzeye çıkarabilmeyi ister.

    Ancak tüm bu sayılanların işletme politikası olarak uygulanmaması işletmenin geleceğe yönelik varlık göstermesi noktasında tehlike arz eden bir durum oluşturur. İnsanlığın ve işletmelerin ilk hedefi geleceğe  bir takım yenilikler ve güzellikler bırakabilmek olmalıdır.

    Uçamıyorsan, koş; koşamıyorsan, yürü; Eğer yürüyemiyorsan sürün, ama hareket etmeye devam et! , Geleceğe yürümeyi sürdür…
     
     Martin Luther King

     Mesut YÜKSEL

13 Şubat 2015 Cuma

İŞSİZ BİR İNSANIN PSİKOLOJİSİ VE TOPLUMA YANSIMASI




İş dünyasında çalışan bir birey olmak, her şeyden önce istatistiksel olarak, son derece şanslı bir insan olduğunuzu göstermektedir. Eğer, işinizden keyif alarak çalışıyorsanız inanın, şansınız katmerli demek oluyor. Hal böyleyken, çalıştığı işinden çıkarılan yada iş bulamayan insanların psikolojisini, empati yaparak hiç düşündünüz mü? Bu tip insanlar, gittikleri görüşmelerde neler yaşarlar? Evde ve sosyal hayatta psikolojileri nasıldır? Eğer hayatınızın bir döneminde bile olsa, işsiz kalmadıysanız, bu duyguyu ve psikolojiyi anlamanız mümkün olmayacaktır.

Ancak, bu yazıyı okuduktan sonra, kafanızda bazı şeyler, daha belirgin bir hale gelecektir. İşsiz bir insan evli , çocuklu, bir de kiracı ise nasıl bir psikoloji içerisine girebilir? Burda bir empati yapalım. Gittiği her görüşmede  kapıların yüzünde kapandığı bu tip insanlar zamanla toplumdan soğuyacak ve içine kapanmaya başlayacaktır. İş bulamamanın vermiş olduğu yıpratıcı psikoloji ile aile bireyleri ile her gün kavga gürültü ortamı oluşacak ve oluşan bu gergin ortam, işsiz bireyi saatli bir bombaya dönüştürecektir.

Bu savaştan, psikolojisini yıpratmadan mücadele azmi gösterip, iş başvurusu yapan ve şansı da yaver giden adaylar, bir süre sonra galip olarak çıksa da, her insan iş dünyasında bu şansı bulamayabiliyor. Dolayısı ile, çevremizde böyle insanlara uzanan  yardım eli, bir aile faciasını önleyecek ve topluma olumlu katkıları olacaktır. Gazetelerde yayınlanan 3.sayfa haberlerine dikkat ettiniz mi? Çoğu işsizlik nedeniyle cinnet geçiren insanların ailesine, eşine ve çevresine verdiği zararları anlatmaktadır.

Bu tip bir psikoloji, toplumun geneline yayıldığında, insanların güvenli yaşama hakkını tehdit eden bir hale gelecektir. Dolayısı ile, milyonlarca işsizin olduğu bir toplumun yaratacağı cinnet hali, ülkenin temeline dinamit konmuş gibi, tehlike arz etmektedir. Bu dinamitin toplu halde infilak etmesi, elbette istemediğimiz bir durumdur. Ancak, serseri mayın gibi ortalıkta gezinen depresif insan profili, çevresine zarar verme eğiliminde olabilir.

Her insan elbette böyle olacak diye bir şey yok. Ancak, bu yazılanları her gün gazetelerin 3.sayfa haberlerinde okuyor isek, demek ki, bu psikoloji, çok tehlikeli boyutlara gelebilmektedir. İşsiz bir insan evine sığamaz. 4 duvar üstüne üstüne gelir, ailesi ile problemler yaşamaya başlar, çıkıp gezmek istese otobüs ve yemek parası da genelde sorun olur. İş görüşmelerine bazen borç harç gider ve  çok iyi bir CV si yok ise kapılar yüzüne kapanır.

Sürekli bir dışlanmışlık ve değer görmezlik psikolojisi işsiz insana yaşatılır. Oysa, her insan, iş dünyasında gerekli saygı ve değeri görmelidir, üretmelidir , çalışmalıdır ve ülke ekonomisine katkıda bulunmalıdır. Milyonlarca işsizin olduğu toplumlarda, atıl iş gücü, ekonomik göstergelere de yansımayacağından, işsiz insanlar üreten değil, tüketen bir halk yığını olmaktadır. Dolayısı ile, ekonomiye katılacak her bir çalışan, artı değer olarak göstergelere yansıyacaktır.

İşverenler, işsiz insanlara karşı daha duyarlı olmalıdır. Devlet, İŞKUR vasıtası ile, yurt geneline yayılan istihdam politikaları uygulamalıdır. Özel sektör ve İŞKUR, el ele vererek, işsizliği önleme adına önlemler almalı ve planlamalar yapmalıdır. Bir toplumda issizlik ne kadar azalırsa, refah düzeyi de o kadar artacak ve insanlar üreten bir konuma geleceğinden, daha sağlıklı bir toplum psikolojisi oluşmaya başlayacaktır.

Ne kadar az işsiz, o kadar az cinnet ve sağlıklı bir toplum demek olmaktadır. Alınacak önlemlerle, toplum rehabilite edilmelidir. Her insan, bir değerdir ve yaşamını sağlayabilecek yeterlilikte bir işe girmeye hakkı vardır. İşsiz insanlara karşı çok daha duyarlı olun! tüketen değil, üreten bireylerin çoğalması, ülkemizi diğer ülkelerle rekabet edebilen bir düzeye taşıyacaktır.


Mesut YÜKSEL

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Colgate Coupons