29 Şubat 2016 Pazartesi

BİRİ İŞ GÜVENLİĞİ Mİ DEDİ ?




İş Güvenliği sektöründe çok eski değilim, daha önce bir süre  İK sektöründe bulundum ve bu sektörle ilgili yığınla yazı yazdım. Bu İSG sektörü ile ilgili ilk yazım :) İş güvenliği deyince tonla literatür bilgisi gelir önce akla. Sonra tarihsel gelişim, akabinde Hipokrat'tan günümüze kadar gelen kümülatif bilgiler, yasalar, kanunlar, yönetmelikler, tebliğler....Her biri sayfalarca bilgi ve talimat içeren bir yığın yazınsal metin. İş güvenliği bence ana okulu çağları ile birlikte hayatımıza giren bir kavram olmalıdır. Daha o yaşlarda çocuklara bu kültür aşılanarak gelecek yeni nesiller bilgilendirilmelidir. Bir kültürün temelleri ancak bu şekilde sağlam bir zemine oturtulabilir. 


Sonradan bir takım yasalar, yönetmelikler ve talimatlar ile zoraki işverenler bir kıskaca alınmaya çalışılsa da  işte günümüzdeki İSG kültürünün hali ortada. İş kazalarında avrupa şampiyonuyuz. Halen eşeğin üstünde elektrik panosunu kurcalayan veya boya badana yapan insanların mı dersiniz, biri yüksekçe bir merdivene çıkarken öteki güvenlik önlemi olsun diye poposuna sopa dayayan mı dersiniz bir ton caps ler internette dolaşıp duruyor :) İş sağlığı ve Güvenliği = Çoğu işverenin gözünde maddi külfet ve boşa harcanan para demek olmaktadır. Harcanılan para karşılığı işletmenin artan kalitesi, iş yeri sağlığı ve düzeni ile oluşan pozitif atmosfer nedense görmezden gelinerek işe sadece cebimden kaç para gidecek? Mantığı ile yaklaşan işverenler...Bir kültürün oturması için elbette yıllar geçmesi gereklidir. Ancak bu öncelikle bizim sağlığımız ve güvenliğimiz ile ilgili bir kültür ise bu her şeyin önünde gelmelidir. Bir can giderse geri gelmez ancak bir işletme yok olur ise yenisi kurulabilir. İnsan hayatı her inançta en kutsal emanettir. 

Dolayısı ile burada elbette devletin sorumluluğu ve görevi oldukça fazladır. Ancak işverenlerin, iş güvenliği uzmanlarının, çalışanların ve derneklerin hiç mi sorumluluğu ve görevi yoktur? Bu kültürün bir çok ayağı bulunmaktadır ve bu ayaklardan biri sağlam bir zemine oturmadığı sürece bu kültür her zaman eksik kalacaktır. Avrupa dan monte edilen yasalar henüz ülkemizde yeterli bir altyapı olmadığı için tabiri caizse havada kaldı ve tam oturmadı. Burada hepimize görevler düşmektedir. Devlet yasaları koyar ve denetler, iş güvenliği uzmanı yasa ve yönetmelikleri elinden geldiğince uygulatmaya çalışır, işverende İSG kültürü varsa uzmanla beraber eksikleri tamamlar, eğer bilinç yoksa işte o zaman kötü. 


Uzman ha bire yazar kara kaplı deftere ancak düzelen pek te bir şey olmaz. Yazılacak o kadar çok konu var ki, buraya elbette sığmaz. Uzmanların sosyal hakları halen olması gerekenin oldukça altında ve  OSGB ler piyasada rekabet halinde. Bu serbest piyasa ekonomisi ile işleyen düzen uzmanların maaşlarını düşürürken, OSGB lerin ve verilen hizmetin kalitesini de düşürmektedir. Sistemin bu haliyle sekteye uğradığını sektör çalışanları yaşayarak görmekteler. Önümüzdeki zamanlarda 6331 sayılı yasanın tekrar tekrar revize edileceğini ve değişeceğini öngörüyorum. 

Her şeyden önemlisi bir kültür oturtulmaya çalışılırken uzmanlar haklarını tam olarak alamamaktadır. OSGB lerce onlarca firma yüklenen uzmanların adeta oradan oraya ışınlanması  ve bütün firmaları yüzde yüz olarak memnun etmesi beklenmektedir. Bu her şeyden önce hayalperestliktir. İSG sektöründe işleyen düzen içerisinde herkesin bir rolü ve gücü vardır. OSGB, Uzman, Devlet, Dernek..herkes gücünü yasalardan alır. Ancak uzmanlar maaşlarını işverenlerden aldığı sürece gücünü tam olarak yasalara dayandıramıyor ve bu da işverenlere yaptırım gücü noktasında uzmanlara sıkıntı yaratmaktadır. Yazımı şu cümle ile bitirmek isterim.

Bağımsız ve arkasında devlet olan bir uzman olmadığı sürece bu kültürün oturması zor görünüyor.

Mesut YÜKSEL

3 Ocak 2016 Pazar

İŞ GÜVENLİĞİ ŞİİRİ






İlim irfan bilgimizle
Şerefli bir görevimiz var
Bir nefer gibi çalışırız
Kazalara garezimiz var

İş yerinde bilimin temsilcisiyiz
 Bilgi ve ilim ile yoğrulmuşuz
Her an gözümüz  açık
Kazasız iştir tek  hedefimiz

İş hayatında insan hayatını
Korumaktır bizim işimiz
Kazaları  önleyici olarak
Faaliyette bulunmaktır  görevimiz

Kişisel koruyucu olmalıdır
Başa baret takılmalıdır
Şantiye sahasında her zaman
Gözümüz  iş güvenliğinde olmalıdır.

İşveren bizsiz yarım demektir
Ortamı gözeten biri gereklidir.
İş’te  kazasız çalışma için
Ortak bir akıl gereklidir.

İş Güvenliği bir kültürdür
İş Güvenliği yaşama tutunmaktır.
İş güvenliği kazasız bir şekilde
Çalışanı evine göndermektir

Emek, çaba ve çalışma ile
Bu bilinç daha ileriye gidecektir.
İnsanların  güvenle çalışmasını
Sağlamak daima görevimizdir.

Devlet, Uzman ve Çalışan ile
Hep beraber varız biz
Kazasız belasız iş için
Çalışmaya varız biz.

Mesut YÜKSEL

18 Ekim 2015 Pazar

BENİM GÖZÜMDEN 90 LI YILLAR





Ah 90 lar ah! neresinden başlayım bilemiyorum. 90 lı yıllar benim hem çocukluk hem de ergenlik dönemlerimi geçirdiğim yıllar oldu. İstanbul Etiler Lisesi'nde hem ortaokul hem de lise tahsilimi gerçekleştirdim. İlkokul, ortaokul ve lise yıllarında müziğe meraklı biriydim. Orta okulda 3 yıl boyunca korodaydım. Lise yıllarında müziğe olan ilgim biraz daha belirgin bir hale geldi ve bir müzik grubu kurduk. Grubun piyanisti Bayar Plakçılığın sahibinin oğlu Emre Bayar idi, elektro gitaristi şimdilerde Mor ve Ötesi grubunun gitaristi Kerem Özyeğen , bateri de Emre isminde bir arkadaş ile Bas gitarda da Aşan isimli bir arkadaş vardı. Solist ise bendim.:) Grupta o zamanın popüler şarkılarını seslendiriyorduk. 3 yıl boyunca okul açılışlarında konser verdik. Okul açılmadan 15-20 gün önce okulda provalar yapardık. Boş olan okul koridorları müzik sesi ile inlerdi. Çok keyifli yıllardı.

Daha sonra müzik aşkı içimde hep devam etti. Lise yıllarından sonra birkaç konservatuar sınavı denemem oldu. İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı 1996 Sınavlarının ilk aşamasını kazanmıştım. 500 kişi içerisinden ilk 100 'e girmiştim. Sonraki sınavda olmamıştı. Ben de kısmet değilmiş diyerek bu isteğimden vazgeçmiştim. Şimdilerde arkadaş, eş dost ortamlarında amatör olarak ricaları kırmamak için mırıldanıyorum. :) Bu kısa özetten sonra 90 lı yılları benim gözünden anlatmaya çalışacağım. O yıllar sanki insanların daha bir hoşgörülü olduğu, yardımlaşma ve samimiyetin bulunduğu yıllardı. O zaman doğup büyüdüğüm semt olan  Hisarüstü'nde bulunan Duatepe Parkı'nda çocukluk ve gençlik yıllarımda çok vakit geçirdim.

Bilen bilir İstanbul'un en güzide parklarından birisidir. Altta muhteşem R.Hisarı Kaleleri manzarası ile FSM 2. Köprü görüntüsü adeta kartpostal edası ile karşınızdadır. İçerisinde de büyük bir çay bahçesi bulunuyordu. Çocukluk yıllarımızda boş bir arazi olan parkın içerisinde uçurtma uçururduk ve top oynardık. Bu alanın bazı bölgelerinde eski mezar taşları ve mezarlıklar vardı. Sonra belediye araziyi parka dönüştürerek mahalle halkının hizmetine sundu. Yaz tatillerinde arkadaşlar ile oraya çok sık giderdik. İlk aşkları orda yaşadık . İlk kız arkadaşım ile orda buluşup gezmiştik. Boğaziçi Üniversitesi de yine aynı bölge içerisinde olduğundan  her zaman benim için ayrı ve özel yeri var.

Güney kampüs İçerisinde o zaman toprak saha olan alanda ilk kez bisiklete binmeyi öğrenmiştim. Babamın orda çalışması nedeni ile arada sırada onu ziyaret ederdim. Orada da zamanında bir çok öğrenci arkadaşım olmuştu ve onlarla birlikte çeşitli sosyal aktiviteler gerçekleştirmiştik. Bunlardan en önemlilerinden birisi de bence Radio Boğaziçi'ne 2 kez canlı yayın konuğu olmamdı. Canlı yayında zamanın popüler şarkılarını ve birkaç TSM eseri seslendirmiştim. :) bu da benim için keyifli ve güzel bir anı olarak kalmıştır. Orta okul yıllarımda şimdi Akmerkez olan alanda  inşaat başlamıştı. Bu inşaat uzun yıllar sürdü ve ben lise sonda iken 1995 yılında açıldı . Böylece Türkiye'nin ilk AVM si de yapılmış oldu.

Bizim zamanımızda lisede kredili sistem vardı ve bazı derslerimiz gün içerisinde boş olabiliyordu. Bu boş derslerde kaçıp kaçıp Akmerkez'e giderdik.:)  Hafta sonları AVM o kadar dolu olurdu ki arkadaşla elimizde yemek menüsü ile  yarım saat yer boşalmasını beklediğimizi bilirim:) Üst katta bulunan tv ekranlarında zamanın popüler şarkıları Numberone TV de çıkardı ve büyük bir keyifle onları izlerdik. Hem yerli ve hem de yabancı klipler aynı kanalda yayın yapıyordu. Bu açıdan bence çok önemliydi. Sonra Capitol, Profilo, Cevahir, Carrusel, vb. onlarca AVM hayatımıza girdi ve bir AVM kültürü doğdu. 90 lı yılların başında yine Türkiye'de bir ilk özel televizyonu Magic Box Star 1 yayına geçmesi ile TRT tekeli sona ermişti ve artık insanlar dünyaya entegre olan farklı bir yayıncılık anlayışı ile tanışmıştı.

Sonrasında birçok yerli özel tv kanalı ve radyolar açılmaya başladı. Bu şekilde  popüler kültür de yavaş yavaş hayatımıza girdi. İnsanlar artık istediği programı istediği kanalda izlemeye ve sevdiği tarzda müzik yayını yapan radyoları dinlemeye başladılar. Farklı bir kuşak böylece gelişim gösterdi. 90 lı yıllar Türkiye'nin bence müzik anlamında altın çağını yaşadığı yıllar oldu. Birçok pop şarkıcısı o yıllarda ekranlara çıktı ve çıkardığı albümler milyonlar sattı. Örneğin Tarkan 1992 Yılında çıkardığı "Yine Sensiz" albümü ve ardından 1994 Yılında çıkardığı "A Acayipsin" ve 1997 "Ölürüm Sana" albümleri ile  90 lara ve sonraki yıllara da damgasını vuran albümler oldu.

Yine yonca Evcimiğin 3 milyondan fazla satan "Abone" albümü, Mustafa Sandal'ın 1994 te çıkan "Suç Bende" ve 1996 da çıkan "Gölgede Aynı" albümleri milyonlar satarak o yıllarda iz bırakan albümler oldu. Burak Kut, Suat Suna, Sertap Erener, Ozan Orhon, Tayfun, Levent Yüksel, Kenan Doğulu, Bendeniz, Harun Kolçak, Aşkın Nur Yengi, Serdar Ortaç, Mirkelam, Çelik ve Cemali  gibi sanatçılar da o yıllara şarkıları ile damgasını vuran sanatçılar oldu. Özellikle benim favori albümlerim, Tarkan "Yine Sensiz", Levent Yüksel "Med Cezir", Aşkın Nur Yengi "Sevgiliye", Cemali "Dönence" ve "Mustafa Sandal "Suç Bende" Albümleri idi. Kayahan, Barış Manço, Sezen Aksu albümleri de çok güzeldi ancak o sanatçılar 90 lı yıllardan önce hayatımıza girmişlerdi. Tüm bu albümleri kasetten dinlerdik ve kaset sardığı zaman bir kurşun kalem ile bandı sarmak işi çoğu zaman çözerdi:) yada bant koptuğu zaman onu yapıştırmak ayrı bir uzmanlık alanı idi:)  ( Burada 90 larda çıkan bütün sanatçıların isimlerini yazmak isterdim ancak okuyucuyu sıkmamak adına sadece birkaçına değinmek zorunda kaldım üzgünüm.)

Birçoğumuz o şarkılarda aşık olduk, o şarkılarda ağladık, hüzünlendik ve sevindik. Halen canım sıkıldığında 90 lardan bir şarkı açarım ve adeta zaman tüneline girmişcesine o şarkı beni alır götürür o yıllara. 90 lardan sonra bana göre pop müzik kalitesinde bir düşme oldu ve şarkılar ve sözler birbirini terkar eden bir hale geldi. O yüzden de dikkat ettiyseniz 2000 lerden sonra çıkan çok az sanatçı kalıcı olmayı başarabildi. Bir çoğu yok olup gitti. 90 larda da gerçi birçok şarkıcı yok oldu. Ancak popüler kültürde şuan tanıdığımız, bildiğimiz ve şarkılarını severek dinlediğimiz bir çok sanatçıya bakarsanız 90 lı yıllarda hayatımıza girdiklerini görürsünüz.  Dünya müziğinde de o yıllarda birçok albüm yapıldı ve bu sayede  birçok şarkı hayatımıza girdi. Metallica, Depeche Mode, Pet Shop Boys, Duran Duran, Sting, Ping Floyd, Guns n Roses ,Scorpions, Erasure gibi gruplar ve Madonna, Brayn Adams, Michael Jackson, Ricky Martin, Tommy Page, Jennifer Lopez gibi şarkıcıların çıkardığı bir çok hit klasikler arasına girmeyi başardı.  (Kısaca değindim.)

90 larda siyaset de başkaydı. Ecevit'lerin, Erbakan'ların, Çiller'lerin, Demirel' lerin, Yılmaz' ların Özal' ların ( Özal 90 ların başında vefat etti.) siyasette hüküm sürdüğü yıllardı. O zaman da bu Ülke enflasyonlar ve develüasyonlar gördü, ekonomik krizler yaşadı . Siyasiler hep oy avcılığı yapmak için meydanlarda hamasi nutuklar attı ve onlara inanan insanların oyunu alarak başa geçtiler. Değişen mi? Değişen hiçbir şey olmadı tabiki. Fakir yine fakirdi ve zengin yine zengindi. Günümüz siyasi anlayışında da üzülerek görüyoruz ki değişen hiçbir şey olmadı. Yine de bunca olumsuzluğa rağmen içimizde gelecek güzel günlere dair hep bir umut taşıdık.

Neyse siyasete fazla girmeden bu konudan uzaklaşmak sanırım iyi olacak. :) 90 larda da üzüldük, ağladık, sevindik. Bana göre Barış Manço'nun kaybı ( 1999 ) Müzik ve ülke  adına çok büyük bir kayıp oldu. Barış Manço ölümünün ardından bıraktığı eserleri ile halen gelecek kuşaklara ilham vermeye devam etmektedir. 90 larda dünya da artık Milenyum çağına hazırlanıyordu. Bilim ve teknolojideki ilerlemeler korkunç bir hızda ilerlemeye devam etti. Siyasal anlamda dünyada birçok değişikliler oldu. Bazı ülkelerin sınırları değişti, bazıları bölündü, dünya çok farklı bir yöne doğru ilerlemeye başladı.

Soğuk ve ekonomik savaşlar arttı. SSCB nin dağılması ile iki kutuplu dünya düzeni de değişti. Ülkeler arası ekonomik rekabet arttı ve internetin yayılmaya başlaması  ile ticaretin yavaş yavaş sanal dünyaya kaymasının da temelleri o yıllarda atılmış oldu. Cep telefonları hayatımıza girmeye başladığı yıllardı 90 lar. Herkesin elinde bir telefon sokaklarda yüksek sesle konuşmaya başlaması ile yeni bir döneme girmiş olduk. Önceleri garipsediğimiz bu davranış sonraları olağan bir hale geldi.:) 90 larda bilardo ve atari salonları vakit geçirmek için oldukça popüler mekanlardı. Ben de o yıllarda çocukluk evresinde atari salonları, ergenlik döneminde ise daha ziyade bilardo salonlarında çokça vakit geçirdim . Yaş ilerledikçe insanın ilgi alanları ve hobileri de değişime uğruyor tabi. Daha anlatılacak elbette çok şey var. Ancak ben kısaca değinmiş oldum. O yıllar benim için özeldi ve hep de öyle kalacak. Hayatınızda 90 lara ayrı bir yer açın ve orda o anıları muhafaza edin.

Mesut YÜKSEL

11 Ekim 2015 Pazar

İNSANLIK NEREYE GİDİYOR?



İlkel çağlarda insanların sadece yeme, içme, barınma ve üreme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında üretme ve hayatı kolaylaştırma adına herhangi bir faaliyetleri bulunmuyordu. Daha sonra ateşin icadı, demirin bulunması ve çeşitli metallerin işlenmesi ile av hayvanlarını daha kolay avlamak için birtakım aletler icat edilerek avlanmak daha kolay bir hale getirildi.  Tekerleğin icadı ile insanlık yeni bir çağa girmeye başladı. Ondan çok sonra da tarımda ilerleme sağlanarak çeşitli tahıllardan ve bazı sebzelerden oluşan bir takım bitkisel ürünler üretilmeye başlandı. Topluluk halinde bulunan insanoğlu içerisinde yaşadığı dünya hakkında yeni bilgiler öğrenmeye ve üretmeye başladı. 

Tüm bu gelişmelerden sonra İlk çağ denilen bir döneme girildi ve demokrasi ,özgürlük ve evrensel düşünce gibi kavramların temelleri de bu çağlarda atılmış oldu. Bir takım sahne sanatları da bu çağda gelişti. Oluşan bu özgür düşünce ortamı ile bilimde ve sanatta insanlık ilerleme kaydetmeye başladı. Daha sonra bilginin insanın yaşamında en temel unsurlardan birisi olduğu düşünülerek ilk çağ filozofları evreni ve etrafındaki maddeleri varoluş gerçeği düzleminde temellendirme çabası içerisine girdiler. Neden dünyaya gelmiştik ve neden ölümlüydük? Bu kısıtlı yaşamımızda bize fayda sağlayacak şeyler nelerdi? Gibi düşüncelerle bilim insanları ve filozoflar içerisinde yaşadığınız dünyayı ve evreni sorgulamaya başladılar. İnsani erdemlerin temelleri de bu şekilde atılmış oldu ve ortaya  erdemli insan modeli çıktı. Bu insan; bilgili olan, kendisini tanıyan ve topluma faydalı işler yapan insan olarak tanımlandı. 

Sanayi devrimine kadar geçen sürede ilkel şartlarla yapılan ticaret neticesinde dünya üzerinde çeşitli kentler ve ülkeler ticaret merkezleri haline geldi ve bu yerler insanların birbirleri ile etkileşim halinde olduğu ortak alanlar oldu. Bu etkileşim ile birlikte oluşan sosyal kültür neticesinde milletler arası ticaret hızla gelişti ve artık seri halde üretim yani makineleşme önem kazandı. Bu makineleşme ( Buhar gücü ) nün keşfedilmesi ile giderek arttı ve büyük sanayi kuruluşları yavaş yavaş çoğalmaya başladı. Artan fabrikalaşma ve oluşan seri üretim dünya üzerinde bir takım değişikliklere neden oldu. Bunlardan en önemlisi süphesiz bir işçi sınıfının doğmuş olması idi. Artan bu işçi sınıfı ilkel ve ağır şartlarda çalıştırılıyordu. 

Daha sonra toplu halde örgütlenip sendikal faaliyetlerin gerçekleşmesi ile işçi sınıfı bir takım haklara kavuştular. Artık yasa ile belirlenmiş çalışma saatleri, dinlenme araları ve izin günleri gibi haklar ile daha insani şartlarda çalıştırılıyorlardı. 1800 lerin sonları ve 1900 lü yıllardan sonra insanoğlu bir çok evrensel buluşa imza atmaya başladı. Yapılan bu yeni icatlar ve buluşlar hiç şüphesiz yaşamımızı çok daha kolay bir hale getirmeye başlamıştı. Elektriğin icadı, motorlu taşıtlar, uçak, gemi ve elektrikli ev gereçlerinin icadı ve üretilmesi ile artık insanlık bilim ve teknoloji çağına girmeye başlamıştı. Eskiden hayal bile edilemeyen Jules Verne kitaplarında okuduğumuz aya yolculuk 1969 Yılında gerçekleştirilmiş ve artık insanlık için büyük adımlar atılmaya başlamıştı. Uzay bilimlerin gelişmesi ve paralelinde tıp ve teknolojideki yeni gelişmeler artık tabiri cazise baş döndürücü bir hızla ilerlemeye başlamıştı. 

Artık insanlık her alanda bilimin ve teknolojinin tüm nimetlerinden fazlasıyla yararlanır bir hale gelmişti. Bundan çok değil 50 yıl önce çaresi olmayan bir çok hastalığın ilerleyen genetik bilimi sayesinde artık çaresi bulundu ve insanoğlunun ömrü artık yavaş yavaş uzamaya başladı. İnsanlık tarih boyunca kümülatif olarak her alanda ilerleme kaydederken bir takım insani erdemlerden de yavaş yavaş uzaklaşır bir hale geldi. Eskisi gibi insanlar birbirleri ile yardımlaşmıyor ve her alanda çıkarcı ve benmezkezci bir ruh hali ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Bunun elbette bir çok toplumsal nedeni bulunuyor. Güç yaşam koşulları artık her insani kendi kabuğuna çekilmeye ve kendi hayat mücadelesinin baş kahramanı olma yoluna doğru hızla itmeye başladı.

Dostluklar, ticari ilişkiler samimiyetten uzaklaşarak tamamen çıkara endeksli bir yapıya bürünmeye başladı. Dünya şartlarında yaşamak teknolojik yönden bizi rahatlatır gibi görünse de oluşan ekonomik pahalılık ve düşük bütçe ile yaşama zorluğu milyonlarca insanı artık daha az sosyal ve çevresine daha az duyarlı insanlar haline getirdi. Dolayısı ile oluşan bu ortamda insanlar artık bir takım insani duygulardan uzaklaşmaya başladılar. İnsanlık 1000 yıl öncesine göre belki bilim ve teknolojide çok üstün duruma gelmiş olabilir ancak o yıllardaki toplumsal yardımlaşma ve dayanışma duygusu belki de zamanımızdan çok daha üstün durumdaydı. 

Dolayısı ile bundan 1000 sene sonra şimdiden bunun önlemi alınmaz ise bu durum çok daha vahim bir hale gelebilir. İnsanlığımızı ve insani erdemleri unutmayalım ve unutturmayalım. Unutmayın! sizden sonra gelecek kuşaklar çok daha yozlaşmış, merhametsiz ve duyarsız bir toplum haline dönüşebilirler. Herkes kendisine ve çevresine çeki düzen verirse gelecek kuşakları birbirine yabancı ve soğuk insanlar haline dönüşmekten kurtarabiliriz.

Mesut YÜKSEL

29 Eylül 2015 Salı

FARKINDALIĞIN FARKINA VARIN!






Uzun bir süredir yazı yazmıyordum. Nedeni ise belki bir küskünlük belki bir kırgınlık ile karışık ruh hali olabilir ancak yazmadıkça da dolduğunu hissediyor insan. Bazen deşarj olma adına yazmalı ve daha çok yazmalıyım şeklinde iç dünyam ile savaş veriyorum. Birçok şeyi yazsam da her şeyin eskisi gibi devam ettiğini görmek belki de beni yazmaktan soğutuyor. Sonuç mu? Satırlar ve kelimeler yine galip geliyor ve işte bu yazıyı okumaktasınız. Bu güne kadar 55 blog yazısı yazdım. Bunlardan bir kısmı İnsan Kaynakları alanındaydı. Bir kısmı sosyolojik konularda benim düşünce ve yorumlarımdan oluştu. 

Bir kısmı da acizane felsefe , hayatı tanıma ve anlama adına kaleme alınmış yazılar oldu. Bu yazılar birçok okuyucuya çeşitli sosyal medya kanalları aracılığı ile ulaştı, birçok insandan beğeni ve yorum aldı. Fakat sadece bu kadar. Sizce fazlası olabilir miydi? Örneğin iş arıyorsunuz ve iş dünyası hakkında çeşitli yazılar kaleme alıyorsunuz ve değişik fikirler ve bakış açıları ile sektöre öneriler getirebilecek kapasitede birisiniz. Üretken ve yaratıcı insanlar işverenler tarafından değerlendirilmek ve keşfedilmek isterler. Bu ülkemizde genelde pek mümkün görünmüyor. Yazılar sadece okunup arada da beğeni  ve yorum alıyor. 

Oysa firmalar bu insanları tanıma adına  davet etmeli ve onlarla fikir alışverişinde bulunmalıdır. Farkındalık fark yaratmak ile başlar ve bu fark kişinin fikirleri ve düşüncelerinde gizlidir. Yetenek keşfi ise çok iyi bir gözlem ve analiz yeteneği gerektirir. Yetenek bünyesinde yaratıcılığı da barındıran bir olgudur. Dolayısı ile yazı yazan, şiir yazan, beste yapan, sanatın herhangi bir dalı ile uğraşan insanlar genelde toplumsal konulara duyarlı, üretken ve çalışkan insanlardır. Onların bu yönünü işe alımlarda keşfedebilmek başlı başına profesyonel ve evrensel bir İK anlayışı gerektirir. 

Sayısal zeka muhasebe ve istatistiksel verilerin sıklıkla kullanıldığı departmanlarda aranacak önemli bir kriter olurken, Sosyal Zeka ise İK, İletişim, Reklam, Halkla İlişkiler, vb. sektörlerde daha baskın olmaktadır. Dolayısı ile işe alımlarda zekayı ölçmeye yönelik uygulanan testler ve sınavlar ne derece yeterlilik gösterebilir? Sayısal Zeka isteyen bir bölüme Sosyal Zekası ön planda olan birisi alınırsa o bölümde sizce ne ölçüde bir başarı elde edilebilir? Yada tam tersi bir örneği düşünelim. 

Bu yönüyle işe alım kısmı tamamen yeniden revize edilerek eksikler tamamlanmalı ve işletmede doğru eleman alma yönünde adımlar atılmalıdır. Milyonlarca işsizin olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bir iş ilanına binlerce insan başvuruyor ve farkındalık yaratan insanlar işe alınıyorlar. ( Referans ve etiket hariç ) Her insan bir değerlidir ve mutlaka işletmeye katma değer sağlayacaktır. 

Ancak işe alımlarda İK evrensel  kriterleri esas alarak çok daha adil ve objektif bir ik anlayışını hayata geçirebilmelidir. Firmanızda fark yaratabilecek insanlar çok yakınınızda iş arıyor olabilir. Dolayısı ile bu insanları keşfetmek için sadece biraz gözlem ve dikkat yeterli olacaktır. 

Farkındalığın farkına varın ve fark yaratın!

Mesut YÜKSEL

29 Ağustos 2015 Cumartesi

HAYAT MI HIZLI YOKSA BİZ Mİ YAVAŞIZ?






İnsanoğlu dünyaya geldiğinden itibaren adeta zaman ile yarışmaya başlar. Bebeklik evresi, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, master, doktora vs. derken sürekli bir eğitim ve öğrenim süreci içerisinde yenilenir ve bilgilenir. Amaç nedir peki? Elbette öğrenilen tüm bilgilerin iş dünyasında ve hayatımızda işimize yaraması ve yaşamımızı kolaylaştırmasıdır. Kısıtlı bir yaşam sürüyoruz ve bu kısıtlı zamanı en iyi şekilde nasıl kullanabiliriz? Hayatın koşuşturması ve temposu içerisinde bazen etrafımızda olan güzelliklerin farkına varamıyoruz. 

Her gün kaldırımda önünden koşturarak geçtiğimiz çiçekçinin sattığı çiçeklerin kokusunu bile alamıyoruz. Burnumuzun koku almamasından değil bu kafamızda bambaşka şeyler olduğundan dolayı olmaktadır. Bazen kendimizi son hızla giden bir trenin camından bakar gibi hissettiriyor  hayat. Pencereden baktığınızda çok güzel resimler görüyorsunuz fakat ayrıntılara hakim değilsiniz. Oysa biraz daha yavaş hızla geçen bir trenin camından baktığınızı bir düşünün? Tarlalardaki çiçeklerin renklerini, ağaçları ve uzakta yayılmış olan sürülerin kalabalığına kadar tüm detaylara vakıf olduğunuzu göreceksiniz. 

Akıp giden zamanla birlikte bu kısıtlı ömrümüzü hızlı ve yorgun olarak tamamlıyoruz. Oysa her şey aslında olacağına varıyor. Acele etmek bazen sadece bizi yormaktan başka bir işe yaramıyor. Her şeyi sindirerek ve sakince yapmak bize daha dingin ve sakin bir yaşam  sağlayacaktır. Şöyle düşünün? Acele yetiştirmeniz gereken bir iş var ve siz gereksiz yere strese girerek işi yapmaya başladınız ve işin epeyce bir bölümünü bitirmeye başladıktan sonra bir hata yaptınız. Şimdi ne olacak peki? Tabi ki hatasız bir iş yapmak zorunda olduğunuz için işinizi tekrar baştan yapmak zorunda kalacaksınız. 

Oysa sakin ve dingin bir bilinç ile yapsaydınız iş belki çok hızlı değil ama normal zamanda sıfır hata ile bitmiş olacaktı. Dolayısı ile bazen hepimiz kendimize gereksiz yere stres yükleyip geriliyoruz. Ruh halimiz hep  karamsar ve gergin oluyor. Bu ise hiç istemediğimiz bir durum. O halde bazen bu çok hızlı olan tempomuzu normal bir akışa bırakmak ve kendimizi dinlemek en iyi çözüm gibi görünüyor. Aslında burada hızlı yada yavaş bir hayat sürmekten ziyade ömür dediğimiz bu kısıtlı zamanı ne kadar kaliteli kullandığımız önemlidir. Kaliteden kastım insani erdemlere yakışan yüksek bir bilinç düzeyi ile yaşamak ve insanlığa faydalı işler yapabilmektir. Bu sizin hayata bakış açınız ile inandığınız temel değerler ile ilgili bir durumdur. 

Bazen insan düşünür? Dünyaya neden geldik ve neden ölüyoruz? Bu sorgulamaları içten içe yaparken bazen şu sorular aklımızın bir köşesini tırmalamaya başlayabilir; ben bir hayvan yada bitki de olabilirdim o halde insan olarak dünyaya gelmemde bir hikmet olmalı?  Benim bir misyonum olmalı ve o misyonu gerçekleştirebilmeliyim. Herkes elbette istediği şekilde inanmakta hürdür ancak ilkçağ filozoflarından bu yana insanoğlu evreni ve kendisini inceleyerek  ve sorgulayarak bir takım sorulara cevap aramış ve bu sorulara inanç, felsefe ve fizik düzleminde yanıt arayarak varoluş nedenini temellendirmeye çalışmıştır. Bu bağlamda günümüzde teknoloji baş döndürücü bir hız ile ilerliyor. 

Tıp her geçen gün gelişerek umarsız hastalıklara çareler bulmaya çalışıyor. Dolayısı ile bazen sonsuz bir burgaçta kaybolurcasına boğuluyor insan ve kendisine bir çıkış kapısı arıyor. Hiçbir şeyin anlamı olmadığını düşünmeye başlıyor. Bu düşüncelerden sonra çeşitli arayışlara girerek içerisindeki manevi boşluğu ve açlığı gidermeye başlıyor. Bu şekilde inanç dünyanız da şekillenmeye başlıyor. İnandığınız değerler doğrultusunda hayatınızı idame ettirmeye çalışıyorsunuz. Her şey zamanı nasıl kullandığımız ve dünyaya neden geldiğimizi düşünmek ve bu bilinç düzeyi ile yaşamak ile bağıntılı. 

Yaşam ve ölüm arasındaki kısa sürede ne kadar bilinçlenir ve insanlığa her anlamda faydalı olabilirsek  misyonumuzu tamamlamış olacağız.

Mesut YÜKSEL

2 Ağustos 2015 Pazar

İŞE ALIMDA EVRENSEL KRİTERLERE UYUM



Dünya küreselleşirken teknolojik değişimlerin etkisi ile kendilerini rekabete adapte etmek isteyen uluslararası şirketlerin de  günden güne kurumsal yapıları değişime uğruyor. Bu değişime ayak uydurabilen ve kendilerini modernize edebilen şirketlerin dünya ölçeğinde rakebet gücünün arttığını ve gecelekte de var olabilme isteklerini sağlam temellere dayandırdıklarını gözlemliyoruz. Bir şirketin gelecekte de var olabilmesi için sağlam teknoloji ve eğitim yatırımları yapılmasının yanı sıra olmazsa olmaz bir özellik daha vardır. Sizce o özellik nedir? Ben söyleyim; Vizyoner insanları şirket bünyesine katmaktır. 

Vizyoner insan tanımından anladığımız; yeteneğini ve yaratıcılığını kullanarak, şirketi geleceğe taşıyabilecek yeni fikirler ve projeler üretmektir. Böyle insanlar şirketinizde bulunmuyorsa şirket mehter takımı modunda yerinde sayıyor demektir. Peki vizyoner (fütürist) insanları nasıl şirketimize katabiliriz? Bunun elbette izah edilebilir  yolları vardır. Öncelikle kurumunuzdaki İK standartlarını evrensel normlara çekerek etiket ve referans ağırlıklı işe alımlar yerine yetenek ve yaratıcılık ağırlıklı işe alımlar gerçekleştirilmelidir. 

Bu sayede kurumunuzu yeni ve yaratıcı fikirleri ile geleceğe taşıyabilecek ve size katma değer sağlayabilecek insanları adil ve objektif kriterler esas alınarak işe almış olacaksınız. Bu zaten evrensel İK anlayışıdır. Kurumunuzda halen eski usül işe alımlar yapılıyor ise lider ve vizyoner insanları belki de etiket bir diplomaları olmadığı için haksız yere eliyorsunuzdur. Bu yönden meseleyi hiç düşündünüz mü? İK da mantık genelde açık bir pozisyona en liyakatli elemanı almaktan ziyade en gösterişli CV si olanı alıp işin içinden sıyrılmak ve nasıl olsa en iyi CV yi işe aldım canım vicdanım rahat şeklinde bir yaklaşım olmaktadır.

Peki siz olsaydınız elenen adaylar arasında ve sizin CV niz yeterince gösterişli olmadığı halde yeteneğiniz ve yaratıcılığını kanıtlayan somut deliller de varken İK cının sizi elemesi hakkında ne düşünürdünüz? İşte burada Empati yeteneğinin önemi ortaya çıkıyor ki genelde bu özelliği kullanabilen  İK cı sayısı oldukça az. Dolayısı ile yukarıda verdiğimiz örnekten de yola çıkarsak burada asıl olan etiket ve referans olmamalıdır. İşe alımlarda aslolan kriterler yetenek, yaratıcılık ve o işi yeterince isteyip istememek olmalıdır.

Ancak ve ancak bu şekilde yapılan bir işe alım neticesinde İK evrensel standartları uygulayarak aslında doğru olanı yapmış olacaktır. Vizyoner bir Uzman Standart ve yerinde sayan bir Müdürden çok daha fazla şirketinize katma değer sağlayacaktır. Yakın gelecekte şirketinizi geleceğe taşıyabilecek yaratıcı beyinlerden çıkacak yeni projeler ile evrensel ölçekteki firmalar kategorisinde yol alarak  rakiplerinizin önüne geçebilirsiniz. 

Şunu unutmayın! Diploma kültür, bilgi ve etiket getirebilir, yaratıcı fikirler ise diplomadan ( Etiket) bağımsız olarak kişilik ve zeka ile ilgilidir. Şirketinizin işe alım kısmında uygulamış olduğu İK politikalarının  bir değişime ihtiyacı yok mu sizce?  Artık sizler de dünya ölçeğinde var olabilmek ve şirketinizi geleceğe taşıyabilecek yaratıcı ve vizyoner insanlar ile yola çıkmak istiyorsanız yetenek, yaratıcılık ve kişiliğe şans verin! İyi bir karakter belki size etiket bir CV den çok daha fazlasını verecektir. Değişin, yenilenin ve ilerleyin!

Mesut YÜKSEL

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Colgate Coupons