11 Ekim 2015 Pazar

İNSANLIK NEREYE GİDİYOR?



İlkel çağlarda insanların sadece yeme, içme, barınma ve üreme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında üretme ve hayatı kolaylaştırma adına herhangi bir faaliyetleri bulunmuyordu. Daha sonra ateşin icadı, demirin bulunması ve çeşitli metallerin işlenmesi ile av hayvanlarını daha kolay avlamak için birtakım aletler icat edilerek avlanmak daha kolay bir hale getirildi.  Tekerleğin icadı ile insanlık yeni bir çağa girmeye başladı. Ondan çok sonra da tarımda ilerleme sağlanarak çeşitli tahıllardan ve bazı sebzelerden oluşan bir takım bitkisel ürünler üretilmeye başlandı. Topluluk halinde bulunan insanoğlu içerisinde yaşadığı dünya hakkında yeni bilgiler öğrenmeye ve üretmeye başladı. 

Tüm bu gelişmelerden sonra İlk çağ denilen bir döneme girildi ve demokrasi ,özgürlük ve evrensel düşünce gibi kavramların temelleri de bu çağlarda atılmış oldu. Bir takım sahne sanatları da bu çağda gelişti. Oluşan bu özgür düşünce ortamı ile bilimde ve sanatta insanlık ilerleme kaydetmeye başladı. Daha sonra bilginin insanın yaşamında en temel unsurlardan birisi olduğu düşünülerek ilk çağ filozofları evreni ve etrafındaki maddeleri varoluş gerçeği düzleminde temellendirme çabası içerisine girdiler. Neden dünyaya gelmiştik ve neden ölümlüydük? Bu kısıtlı yaşamımızda bize fayda sağlayacak şeyler nelerdi? Gibi düşüncelerle bilim insanları ve filozoflar içerisinde yaşadığınız dünyayı ve evreni sorgulamaya başladılar. İnsani erdemlerin temelleri de bu şekilde atılmış oldu ve ortaya  erdemli insan modeli çıktı. Bu insan; bilgili olan, kendisini tanıyan ve topluma faydalı işler yapan insan olarak tanımlandı. 

Sanayi devrimine kadar geçen sürede ilkel şartlarla yapılan ticaret neticesinde dünya üzerinde çeşitli kentler ve ülkeler ticaret merkezleri haline geldi ve bu yerler insanların birbirleri ile etkileşim halinde olduğu ortak alanlar oldu. Bu etkileşim ile birlikte oluşan sosyal kültür neticesinde milletler arası ticaret hızla gelişti ve artık seri halde üretim yani makineleşme önem kazandı. Bu makineleşme ( Buhar gücü ) nün keşfedilmesi ile giderek arttı ve büyük sanayi kuruluşları yavaş yavaş çoğalmaya başladı. Artan fabrikalaşma ve oluşan seri üretim dünya üzerinde bir takım değişikliklere neden oldu. Bunlardan en önemlisi süphesiz bir işçi sınıfının doğmuş olması idi. Artan bu işçi sınıfı ilkel ve ağır şartlarda çalıştırılıyordu. 

Daha sonra toplu halde örgütlenip sendikal faaliyetlerin gerçekleşmesi ile işçi sınıfı bir takım haklara kavuştular. Artık yasa ile belirlenmiş çalışma saatleri, dinlenme araları ve izin günleri gibi haklar ile daha insani şartlarda çalıştırılıyorlardı. 1800 lerin sonları ve 1900 lü yıllardan sonra insanoğlu bir çok evrensel buluşa imza atmaya başladı. Yapılan bu yeni icatlar ve buluşlar hiç şüphesiz yaşamımızı çok daha kolay bir hale getirmeye başlamıştı. Elektriğin icadı, motorlu taşıtlar, uçak, gemi ve elektrikli ev gereçlerinin icadı ve üretilmesi ile artık insanlık bilim ve teknoloji çağına girmeye başlamıştı. Eskiden hayal bile edilemeyen Jules Verne kitaplarında okuduğumuz aya yolculuk 1969 Yılında gerçekleştirilmiş ve artık insanlık için büyük adımlar atılmaya başlamıştı. Uzay bilimlerin gelişmesi ve paralelinde tıp ve teknolojideki yeni gelişmeler artık tabiri cazise baş döndürücü bir hızla ilerlemeye başlamıştı. 

Artık insanlık her alanda bilimin ve teknolojinin tüm nimetlerinden fazlasıyla yararlanır bir hale gelmişti. Bundan çok değil 50 yıl önce çaresi olmayan bir çok hastalığın ilerleyen genetik bilimi sayesinde artık çaresi bulundu ve insanoğlunun ömrü artık yavaş yavaş uzamaya başladı. İnsanlık tarih boyunca kümülatif olarak her alanda ilerleme kaydederken bir takım insani erdemlerden de yavaş yavaş uzaklaşır bir hale geldi. Eskisi gibi insanlar birbirleri ile yardımlaşmıyor ve her alanda çıkarcı ve benmezkezci bir ruh hali ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Bunun elbette bir çok toplumsal nedeni bulunuyor. Güç yaşam koşulları artık her insani kendi kabuğuna çekilmeye ve kendi hayat mücadelesinin baş kahramanı olma yoluna doğru hızla itmeye başladı.

Dostluklar, ticari ilişkiler samimiyetten uzaklaşarak tamamen çıkara endeksli bir yapıya bürünmeye başladı. Dünya şartlarında yaşamak teknolojik yönden bizi rahatlatır gibi görünse de oluşan ekonomik pahalılık ve düşük bütçe ile yaşama zorluğu milyonlarca insanı artık daha az sosyal ve çevresine daha az duyarlı insanlar haline getirdi. Dolayısı ile oluşan bu ortamda insanlar artık bir takım insani duygulardan uzaklaşmaya başladılar. İnsanlık 1000 yıl öncesine göre belki bilim ve teknolojide çok üstün duruma gelmiş olabilir ancak o yıllardaki toplumsal yardımlaşma ve dayanışma duygusu belki de zamanımızdan çok daha üstün durumdaydı. 

Dolayısı ile bundan 1000 sene sonra şimdiden bunun önlemi alınmaz ise bu durum çok daha vahim bir hale gelebilir. İnsanlığımızı ve insani erdemleri unutmayalım ve unutturmayalım. Unutmayın! sizden sonra gelecek kuşaklar çok daha yozlaşmış, merhametsiz ve duyarsız bir toplum haline dönüşebilirler. Herkes kendisine ve çevresine çeki düzen verirse gelecek kuşakları birbirine yabancı ve soğuk insanlar haline dönüşmekten kurtarabiliriz.

Mesut YÜKSEL

29 Eylül 2015 Salı

FARKINDALIĞIN FARKINA VARIN!






Uzun bir süredir yazı yazmıyordum. Nedeni ise belki bir küskünlük belki bir kırgınlık ile karışık ruh hali olabilir ancak yazmadıkça da dolduğunu hissediyor insan. Bazen deşarj olma adına yazmalı ve daha çok yazmalıyım şeklinde iç dünyam ile savaş veriyorum. Birçok şeyi yazsam da her şeyin eskisi gibi devam ettiğini görmek belki de beni yazmaktan soğutuyor. Sonuç mu? Satırlar ve kelimeler yine galip geliyor ve işte bu yazıyı okumaktasınız. Bu güne kadar 55 blog yazısı yazdım. Bunlardan bir kısmı İnsan Kaynakları alanındaydı. Bir kısmı sosyolojik konularda benim düşünce ve yorumlarımdan oluştu. 

Bir kısmı da acizane felsefe , hayatı tanıma ve anlama adına kaleme alınmış yazılar oldu. Bu yazılar birçok okuyucuya çeşitli sosyal medya kanalları aracılığı ile ulaştı, birçok insandan beğeni ve yorum aldı. Fakat sadece bu kadar. Sizce fazlası olabilir miydi? Örneğin iş arıyorsunuz ve iş dünyası hakkında çeşitli yazılar kaleme alıyorsunuz ve değişik fikirler ve bakış açıları ile sektöre öneriler getirebilecek kapasitede birisiniz. Üretken ve yaratıcı insanlar işverenler tarafından değerlendirilmek ve keşfedilmek isterler. Bu ülkemizde genelde pek mümkün görünmüyor. Yazılar sadece okunup arada da beğeni  ve yorum alıyor. 

Oysa firmalar bu insanları tanıma adına  davet etmeli ve onlarla fikir alışverişinde bulunmalıdır. Farkındalık fark yaratmak ile başlar ve bu fark kişinin fikirleri ve düşüncelerinde gizlidir. Yetenek keşfi ise çok iyi bir gözlem ve analiz yeteneği gerektirir. Yetenek bünyesinde yaratıcılığı da barındıran bir olgudur. Dolayısı ile yazı yazan, şiir yazan, beste yapan, sanatın herhangi bir dalı ile uğraşan insanlar genelde toplumsal konulara duyarlı, üretken ve çalışkan insanlardır. Onların bu yönünü işe alımlarda keşfedebilmek başlı başına profesyonel ve evrensel bir İK anlayışı gerektirir. 

Sayısal zeka muhasebe ve istatistiksel verilerin sıklıkla kullanıldığı departmanlarda aranacak önemli bir kriter olurken, Sosyal Zeka ise İK, İletişim, Reklam, Halkla İlişkiler, vb. sektörlerde daha baskın olmaktadır. Dolayısı ile işe alımlarda zekayı ölçmeye yönelik uygulanan testler ve sınavlar ne derece yeterlilik gösterebilir? Sayısal Zeka isteyen bir bölüme Sosyal Zekası ön planda olan birisi alınırsa o bölümde sizce ne ölçüde bir başarı elde edilebilir? Yada tam tersi bir örneği düşünelim. 

Bu yönüyle işe alım kısmı tamamen yeniden revize edilerek eksikler tamamlanmalı ve işletmede doğru eleman alma yönünde adımlar atılmalıdır. Milyonlarca işsizin olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bir iş ilanına binlerce insan başvuruyor ve farkındalık yaratan insanlar işe alınıyorlar. ( Referans ve etiket hariç ) Her insan bir değerlidir ve mutlaka işletmeye katma değer sağlayacaktır. 

Ancak işe alımlarda İK evrensel  kriterleri esas alarak çok daha adil ve objektif bir ik anlayışını hayata geçirebilmelidir. Firmanızda fark yaratabilecek insanlar çok yakınınızda iş arıyor olabilir. Dolayısı ile bu insanları keşfetmek için sadece biraz gözlem ve dikkat yeterli olacaktır. 

Farkındalığın farkına varın ve fark yaratın!

Mesut YÜKSEL

29 Ağustos 2015 Cumartesi

HAYAT MI HIZLI YOKSA BİZ Mİ YAVAŞIZ?






İnsanoğlu dünyaya geldiğinden itibaren adeta zaman ile yarışmaya başlar. Bebeklik evresi, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, master, doktora vs. derken sürekli bir eğitim ve öğrenim süreci içerisinde yenilenir ve bilgilenir. Amaç nedir peki? Elbette öğrenilen tüm bilgilerin iş dünyasında ve hayatımızda işimize yaraması ve yaşamımızı kolaylaştırmasıdır. Kısıtlı bir yaşam sürüyoruz ve bu kısıtlı zamanı en iyi şekilde nasıl kullanabiliriz? Hayatın koşuşturması ve temposu içerisinde bazen etrafımızda olan güzelliklerin farkına varamıyoruz. 

Her gün kaldırımda önünden koşturarak geçtiğimiz çiçekçinin sattığı çiçeklerin kokusunu bile alamıyoruz. Burnumuzun koku almamasından değil bu kafamızda bambaşka şeyler olduğundan dolayı olmaktadır. Bazen kendimizi son hızla giden bir trenin camından bakar gibi hissettiriyor  hayat. Pencereden baktığınızda çok güzel resimler görüyorsunuz fakat ayrıntılara hakim değilsiniz. Oysa biraz daha yavaş hızla geçen bir trenin camından baktığınızı bir düşünün? Tarlalardaki çiçeklerin renklerini, ağaçları ve uzakta yayılmış olan sürülerin kalabalığına kadar tüm detaylara vakıf olduğunuzu göreceksiniz. 

Akıp giden zamanla birlikte bu kısıtlı ömrümüzü hızlı ve yorgun olarak tamamlıyoruz. Oysa her şey aslında olacağına varıyor. Acele etmek bazen sadece bizi yormaktan başka bir işe yaramıyor. Her şeyi sindirerek ve sakince yapmak bize daha dingin ve sakin bir yaşam  sağlayacaktır. Şöyle düşünün? Acele yetiştirmeniz gereken bir iş var ve siz gereksiz yere strese girerek işi yapmaya başladınız ve işin epeyce bir bölümünü bitirmeye başladıktan sonra bir hata yaptınız. Şimdi ne olacak peki? Tabi ki hatasız bir iş yapmak zorunda olduğunuz için işinizi tekrar baştan yapmak zorunda kalacaksınız. 

Oysa sakin ve dingin bir bilinç ile yapsaydınız iş belki çok hızlı değil ama normal zamanda sıfır hata ile bitmiş olacaktı. Dolayısı ile bazen hepimiz kendimize gereksiz yere stres yükleyip geriliyoruz. Ruh halimiz hep  karamsar ve gergin oluyor. Bu ise hiç istemediğimiz bir durum. O halde bazen bu çok hızlı olan tempomuzu normal bir akışa bırakmak ve kendimizi dinlemek en iyi çözüm gibi görünüyor. Aslında burada hızlı yada yavaş bir hayat sürmekten ziyade ömür dediğimiz bu kısıtlı zamanı ne kadar kaliteli kullandığımız önemlidir. Kaliteden kastım insani erdemlere yakışan yüksek bir bilinç düzeyi ile yaşamak ve insanlığa faydalı işler yapabilmektir. Bu sizin hayata bakış açınız ile inandığınız temel değerler ile ilgili bir durumdur. 

Bazen insan düşünür? Dünyaya neden geldik ve neden ölüyoruz? Bu sorgulamaları içten içe yaparken bazen şu sorular aklımızın bir köşesini tırmalamaya başlayabilir; ben bir hayvan yada bitki de olabilirdim o halde insan olarak dünyaya gelmemde bir hikmet olmalı?  Benim bir misyonum olmalı ve o misyonu gerçekleştirebilmeliyim. Herkes elbette istediği şekilde inanmakta hürdür ancak ilkçağ filozoflarından bu yana insanoğlu evreni ve kendisini inceleyerek  ve sorgulayarak bir takım sorulara cevap aramış ve bu sorulara inanç, felsefe ve fizik düzleminde yanıt arayarak varoluş nedenini temellendirmeye çalışmıştır. Bu bağlamda günümüzde teknoloji baş döndürücü bir hız ile ilerliyor. 

Tıp her geçen gün gelişerek umarsız hastalıklara çareler bulmaya çalışıyor. Dolayısı ile bazen sonsuz bir burgaçta kaybolurcasına boğuluyor insan ve kendisine bir çıkış kapısı arıyor. Hiçbir şeyin anlamı olmadığını düşünmeye başlıyor. Bu düşüncelerden sonra çeşitli arayışlara girerek içerisindeki manevi boşluğu ve açlığı gidermeye başlıyor. Bu şekilde inanç dünyanız da şekillenmeye başlıyor. İnandığınız değerler doğrultusunda hayatınızı idame ettirmeye çalışıyorsunuz. Her şey zamanı nasıl kullandığımız ve dünyaya neden geldiğimizi düşünmek ve bu bilinç düzeyi ile yaşamak ile bağıntılı. 

Yaşam ve ölüm arasındaki kısa sürede ne kadar bilinçlenir ve insanlığa her anlamda faydalı olabilirsek  misyonumuzu tamamlamış olacağız.

Mesut YÜKSEL

2 Ağustos 2015 Pazar

İŞE ALIMDA EVRENSEL KRİTERLERE UYUM



Dünya küreselleşirken teknolojik değişimlerin etkisi ile kendilerini rekabete adapte etmek isteyen uluslararası şirketlerin de  günden güne kurumsal yapıları değişime uğruyor. Bu değişime ayak uydurabilen ve kendilerini modernize edebilen şirketlerin dünya ölçeğinde rakebet gücünün arttığını ve gecelekte de var olabilme isteklerini sağlam temellere dayandırdıklarını gözlemliyoruz. Bir şirketin gelecekte de var olabilmesi için sağlam teknoloji ve eğitim yatırımları yapılmasının yanı sıra olmazsa olmaz bir özellik daha vardır. Sizce o özellik nedir? Ben söyleyim; Vizyoner insanları şirket bünyesine katmaktır. 

Vizyoner insan tanımından anladığımız; yeteneğini ve yaratıcılığını kullanarak, şirketi geleceğe taşıyabilecek yeni fikirler ve projeler üretmektir. Böyle insanlar şirketinizde bulunmuyorsa şirket mehter takımı modunda yerinde sayıyor demektir. Peki vizyoner (fütürist) insanları nasıl şirketimize katabiliriz? Bunun elbette izah edilebilir  yolları vardır. Öncelikle kurumunuzdaki İK standartlarını evrensel normlara çekerek etiket ve referans ağırlıklı işe alımlar yerine yetenek ve yaratıcılık ağırlıklı işe alımlar gerçekleştirilmelidir. 

Bu sayede kurumunuzu yeni ve yaratıcı fikirleri ile geleceğe taşıyabilecek ve size katma değer sağlayabilecek insanları adil ve objektif kriterler esas alınarak işe almış olacaksınız. Bu zaten evrensel İK anlayışıdır. Kurumunuzda halen eski usül işe alımlar yapılıyor ise lider ve vizyoner insanları belki de etiket bir diplomaları olmadığı için haksız yere eliyorsunuzdur. Bu yönden meseleyi hiç düşündünüz mü? İK da mantık genelde açık bir pozisyona en liyakatli elemanı almaktan ziyade en gösterişli CV si olanı alıp işin içinden sıyrılmak ve nasıl olsa en iyi CV yi işe aldım canım vicdanım rahat şeklinde bir yaklaşım olmaktadır.

Peki siz olsaydınız elenen adaylar arasında ve sizin CV niz yeterince gösterişli olmadığı halde yeteneğiniz ve yaratıcılığını kanıtlayan somut deliller de varken İK cının sizi elemesi hakkında ne düşünürdünüz? İşte burada Empati yeteneğinin önemi ortaya çıkıyor ki genelde bu özelliği kullanabilen  İK cı sayısı oldukça az. Dolayısı ile yukarıda verdiğimiz örnekten de yola çıkarsak burada asıl olan etiket ve referans olmamalıdır. İşe alımlarda aslolan kriterler yetenek, yaratıcılık ve o işi yeterince isteyip istememek olmalıdır.

Ancak ve ancak bu şekilde yapılan bir işe alım neticesinde İK evrensel standartları uygulayarak aslında doğru olanı yapmış olacaktır. Vizyoner bir Uzman Standart ve yerinde sayan bir Müdürden çok daha fazla şirketinize katma değer sağlayacaktır. Yakın gelecekte şirketinizi geleceğe taşıyabilecek yaratıcı beyinlerden çıkacak yeni projeler ile evrensel ölçekteki firmalar kategorisinde yol alarak  rakiplerinizin önüne geçebilirsiniz. 

Şunu unutmayın! Diploma kültür, bilgi ve etiket getirebilir, yaratıcı fikirler ise diplomadan ( Etiket) bağımsız olarak kişilik ve zeka ile ilgilidir. Şirketinizin işe alım kısmında uygulamış olduğu İK politikalarının  bir değişime ihtiyacı yok mu sizce?  Artık sizler de dünya ölçeğinde var olabilmek ve şirketinizi geleceğe taşıyabilecek yaratıcı ve vizyoner insanlar ile yola çıkmak istiyorsanız yetenek, yaratıcılık ve kişiliğe şans verin! İyi bir karakter belki size etiket bir CV den çok daha fazlasını verecektir. Değişin, yenilenin ve ilerleyin!

Mesut YÜKSEL

23 Temmuz 2015 Perşembe

LİDERLİK GELECEĞE İZ BIRAKABİLMEK MİDİR?




Liderlik hakkında on binlerce kitap ve makale yazılmıştır. Hemen hemen tüm yazılanlar iyi bir liderde olması gereken özelliklerde ortak fikirde buluşurlar. Liderlik doğuştan gelir savını öne sürenler ve sonradan da geliştirebilir diyenler aslında ortak bir noktada buluşurlar. O da liderliğin doğuştan geldiğidir. Liderlik kişilik ve karakter özelliğimizin etkisi ile bilgi birikimi ve deneyimlerimizin  de ona eşlik ederek güçlü  bir hitabet ile  kitleleri etkileme  becerisi olarak tanımlayabiliriz. 

Bu benim tanımım. Bu tanıma karizmatik olma özelliğini de eklersek Liderlik tam manası ile vücut bulmuş olur. Elbette iyi bir lider çok okumalı, araştırmalı, zeki olmalı, vizyon sahibi olmalı, çok iyi gözlem ve empati yeteneği olmalı vs. Bunun gibi bir çok kişilik özelliğini bünyesinde barındırabilmelidir. Günümüzde şirketlere baktığımızda genelde CEO olarak tabir edilen üst düzey yöneticilerin bir çoğunda Lider özelliklerinin bulunduğunu görmekteyiz. Siyasi liderleri incelediğimizde ise yukarıda saydığım özelliklerin kimilerinde olduğunu kimilerinde ise bir kısmının olduğunu gözlemlemekteyiz. Dolayısı ile her lider karizmatik lider midir? Sorusu burada karşımıza çıkmaktadır. 

Her lider karizmatik bir lider değildir elbette. Karizma doğuştan gelen bir özelliktir ve herkeste bulunmaz. Dolayısı ile karizmatik liderlerin kitleleri etkileme becerisi olarak diğer lider tiplerine göre çok daha başarılı oldukları tarihi belgeler ışığında anlaşılmaktadır. Bir insan bazen konumu gereği Lider pozisyonda olabilir ve binlerce insana hitap etmek zorunda kalabilir. Bu onun gerçek anlamda Lider olduğu anlamına gelmez. Objektif ve evrensel kriterleri baz aldığımızda bu kişilerin liderlik özellikleri taşımadıkları çok rahat anlaşılabilmektedir. 

Dolayısı ile Lider olabilmek başlı başına güçlü ve özel bir kişilik gerektirir. Her yönetici lider olamayacağı gibi her lider aslında çok iyi bir yöneticidir. Buradaki ayrım çok önemlidir. Yönetici genelde çok daha küçük bir alanın sevk ve idaresi için memur edilmiştir  ve genelde ast üst ilişkileri ve yasalardan doğan otorite gücünü kullanarak maiyetindeki insanları idare eder. Liderler ise genelde yasalardan ziyade liderlik ve kişilik özelliğinin gücü ile çok daha geniş halk kitlelerini sevk ve idare edebilir. 

Bu bariz örnek bile ikisi arasındaki farkı anlamamızda bize yol gösterici olmaktadır. Günümüzde bir çok şirket yanlış İK politikası nedeni ile yeteneğe, yaratıcılığa ve kişiliğe değer vermeyerek mülakatlarda belki de bir çok Lideri eliyor. Liderlik sadece iyi bir üniversiteden mezun olarak etiket yapmak değildir. Liderlik diploma ile ölçülecek bir olgu da değildir. Liderlik yetenektir, yaratıcılıktır, sağlam bir kişiliktir ve cesarettir. 

Bu özellikler ise çoğu zaman uysal eleman arayan şirketleri ürkütmektedir. Eğer şirketinizi geleceğe taşıyacak vizyoner insanlar ile yola çıkmak ve ilerlemek istiyorsanız etikete değil kişiliğe şans verin ve içinizden yeni liderler ve yeni yöneticiler yaratarak  uzak ufuklara doğru yelken açın.

Mesut YÜKSEL

12 Temmuz 2015 Pazar

VİCDAN MUHASEBESİ




Hayatımızın her evresinde çok farklı duygular yaşıyoruz. Okul hayatı sonrası iş hayatında olsun sosyal çevrede olsun bazen kalabalıklar içinde yalnız kalıyoruz. Ömrümüzün ne kadarını tükettiğimizi bilmeden bazen hor kullanıyoruz onu. İş, aşk evlilik derken bir bakıyoruz bir kısır döngünün içerisinde debelenip duruyoruz. Kariyer hırsı, başarı hırsı, para hırsı gibi maddiyata dayalı hedeflerimizin peşinden gideriz çoğu zaman. Hedeflerimize ulaştığımızda ise büyük bir haz duygusu ile ego tatmini yaşarız ve ailemiz ve çevremiz tarafından pohpohlanırız. 

Gurur duyulası bir insan olmayı kim istemez ki? Herkes iyi giyinmeyi, lüks yaşamayı ister şeklinde genel bir kanı var. Peki gerçekten de durum sandığımız gibi mi? Yaratıcının bize bahşettiği ölçüde yaşayabiliyoruz. Onun dışına çıkmak kaderin kırılma noktası mı olur? Neden fakir fakirdir yada zengin zengin olmuştur? Neden başarılı ve iyi insanlar çevresi olmadığı için iş dünyasında hak ettiği yerde değiller? Kendimizi yeterince tanıyor muyuz peki? İnancımızı ve insani erdemleri yeterince uygulayabiliyor muyuz? Kısıtlı ömrümüzde hırslarımız ve nefsimiz bizi kontrol altına almış durumda. Dümeni onlara teslim etmiş bulunuyoruz. 

Yönümüzü onlar tayin ediyor. Bazen gemi kayalıklara bodoslama da girebiliyor yada onları sıyırarak ta geçebiliyor. Yeryüzünde milyarlarca çeşit insan var ve bu da demek oluyor ki milyar çeşit kişilik var. Aslında inanç, felsefe ve akıl bizi erdemli insan olmaya davet eder. Biz bu davete icabet edebildik mi? Önce kendimizi çok iyi tanımalıyız. Sonra olabildiğince donanımlı ve bilgili bir insan olma yönünde elimizdeki imkanlar nispetinde çaba sarf etmeliyiz. Daha sonra da topluma faydalı işler yapan bireyler olabilmeliyiz. 


Aslında toplumun aydınlanması her sorunun temelinde yatıyor. Aydınlanmış insan çevresine de ışık saçacaktır. Böylece toplum cehaletten arınarak daha çağdaş yaşam koşullarını oluşturacaktır. Ömrümüzü tüketirken geriye dönüp baktığımızda nasıl bir iz bırakabildik? İstediğimiz yaşamı elde edebildik mi? Yoksa maddiyattan ziyade maneviyata mı yöneldik? Herkes vicdani muhasebesini yapmalıdır. Hepimizin milyonlarca hatası var ve hiçbirimiz sütten çıkma ak kaşık değiliz.

Ancak başarılı da olsak  ya da  hayat bize istediklerimizi sunma konusunda cömert olmasa da bir kez yaşayacağız ve öleceğiz. Geri kalan ömrümüzde hepimiz en azından şunları yapabiliriz; daha iyi bir insan olma adına çaba sarf edebiliriz, yardıma ihtiyacı olan birilerinin elinden tutabiliriz, bir işsize iş bulması konusunda yardım edebiliriz. 

Yakın çevremizde derdi ve sorunu olan dostlarımıza, arkadaşlarımıza yardım edebiliriz. Sokakta hiç tanımadığımız birine yardım edebiliriz. Örnekler çoğaltılabilir. Bu günden tezi yok kalbi ve vicdani bir arınma yaşayalım ve erdemli insan olmak için çaba sarf edelim. Binlerce insanın böyle düşündüğünü bir düşünün? Toplum başkalaşarak yepyeni insanlık ufuklarına doğru yelken açacaktır.

Mesut YÜKSEL

21 Haziran 2015 Pazar

İŞ ARAYAN MI HAKLI İŞ VEREN Mİ?



Uzun süredir bir blog yazısı kaleme almadım ve biraz kafamı toparlayım istedim. Ülkemizin en önemli sorunlarından birisi de işsizlik sorunudur. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün verilerine göre işsizlik 7 milyona yaklaşmış durumda. Tabi bu resmi rakamlar. Gayri resmi rakamlara bakacak olursak işsizliğin 10 milyon civarında olduğunu söyleyebiliriz. İşsizler ordusunun olduğu bir ülkede iyi bir işe girmek için binlerce insandan çok daha fazla donanımlı ve yetenekli olmanız gerekiyor. CV niz son derece göz alıcı olsa bile elde olmayan nedenlerden dolayı  iş bulamıyorsunuz. Haliyle isyan ediyorsunuz bu duruma. 

Sürekli eğitim ve kurslar  alarak daha fazla donanımlı bir insan olmak için yoğun emek ve para sarf ediyorsunuz. Sürekli iş başvurusu yaparak şansınızı arttırmak düşüncesi çeşitli kariyer portallarında günün büyük bir bölümünde mesai harcıyorsunuz. Arada mülakat daveti aldığınızda sevinerek iş görüşmesine gidiyorsunuz. Karşınızda bir İK yöneticisi oturuyor ve sizi sınamaya başlıyor. Sorular ardı ardına sıralanırken siz de kendinizce cevaplar veriyorsunuz. İK cı size daha görüşecek adayları olduğunu ve olumlu bulunmanız halinde 2. görüşmeye çağıracağını söylüyor ve elinizi sıkarak yüzünde bir tebessüm ile size kapıya kadar eşlik ediyor. Sonra siz bekleme aşamasına geçiyorsunuz. 

Ne arayan var ne de soran? Bu olayı aşağı yukarı binlerce insan sürekli yaşıyor. Elenme sebebiniz mi? O asla size bildirilmiyor. Tecrübesizliğinizden, yaşınızdan, cinsiyetinizden, verdiğiniz cevaplardan  hatta İK cının size kıl olmasından, gıcık olmasından, sizi rakip olarak görmesinden vs.vs. olabiliyor. Bu seçeneklerden herhangi biri nedeni ile elenmiş olabilirsiniz fakat size geri bildirimde bulunulmadığı için bu bir sır olarak kalıyor. Bu durumun getirdiği tehlike şudur; Bir sonraki görüşmelerde aday neden elendiğini bilmediği için aynı hataları yapmaya devam eder (Elenme sebebi iş tecrübesi yada İK cının size gıcık olması değilse ) ve sürekli mülakatlarda elenir. 

İşveren hali ile aynı anda birçok işi daha uygun maaşa yapacak eleman ister. İş arayan ise genelde bu duruma razı olduğu halde birçok görüşmede elenir. Çok ilginç bir dünyada yaşıyoruz. İşsizlik az olsaydı işverenler çok daha fazla maaşla daha az kalifiye eleman çalıştırmak zorunda kalacaklardı. Fakat milyonlarca işsiz var ise en iyi eleman daha uygun maaşa bulunabilir. Çok basit bir iktisat kuralıdır bu. Bir malın arzı çok ise piyasada fiyatlar düşer. Fakat o mal piyasada az bulunuyor ise fiyatı yükselir. Her arz kendi talebini yaratır. Adam Smith yada David Ricardo olmaya gerek yok. 

Ülkede işsizlik 10 milyona dayandı ise insanlar istedikleri işte değil bulduğu işte çalışacaklardır. Bu da mutsuz insanlar topluluğu yaratarak bazı sektörlerde sürekli arayış içerisinde olan insanlar turnover oranını yükseltecektir. İK elindeki eleman bolluğunu kullanarak en mükemmeli seçme anlayışı içerisinde bazen küçük nedenlerle insanları eliyor. Bu elenen insanların asla  yeteneksiz ve başarısız olduğu anlamına gelmez. Sadece arzı çok olan işsizler ordusunda mutlaka sizden daha iyileri vardır ve işveren genelde onları seçer. İşverenlerin de elbette kendilerine göre bir çok haklı nedenleri vardır. Bir işçinin işverene maliyetini düşündüğümüzde elbette onlara da hak vermemek mümkün değil. İki taraf için de daha fazla anlayış ve empati ile orta yol bulunabilir. Ancak daha adil ve eşitlikçi bir iş dünyası herkesin beklentisidir.

İyi bir işe girmek bir çok şeyin bileşkesinden oluşmaktadır. İyi bir eğitim, İyi bir çevre, iyi bir dış görünüş, anlama ve anlatma yeteneği vs. Tüm bunlara bir de şans faktörü eklenirse kaymaklı ekmek kadayıfı olur:) O zaman İK cı sizden etkilenerek  bir iş şansı verebilir. İşsizlere düşen daha çok donanımlı bir hale gelerek mücadeleyi asla bırakmamaktır. Tüm işsizlere istedikleri ve mutlu olabilecekleri güzel işler bulmalarını  dilerken  işverenlere de bol kazançlı işler temenni ediyorum.

Mesut YÜKSEL

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Colgate Coupons